Tag "roman"

Gizli Kapı

Son iki haftadır hoş olmayan günler geçirdim. Çok sevgilim, bir tanecik anneannem Cicoş bizi çok üzdü. Hastanede hoş olmayan günler, geceler geçirdik. Zamanın gerçekten göreceli olduğunu bir kez daha anladım. Günbatımından sonra hastanede zaman geçmiyormuş meğer. İyi ki kitaplar var. İzmit’e gidip gelirken yolda ve hastanede geçen sürede elimin altında güzel kitaplar olmasaydı, ne yapardım bilemiyorum. Bu kitaplardan biri de neredeyse bir yıldır okunmayı bekleyen bir macera kitabıydı. “Gizli Kapı”yı

Roman yazmak belki de o kadar zor değildir

Hayatımda yazdığım ilk şey neydi, hatırlamıyorum. Kendimi bildim bileli kağıt, kalem ve boya kalemleriyle içli dışlı bir çocuk oldum. Çocukluk arkadaşım Zeynep’le kimi “dergiler” hazırladığımızı hatırlıyorum. Bugünkü aklımla bakınca, aslında biz renk renk fanzinler üretiyormuşuz. Ne yazık ki hiçbirini saklamamışım. Sonra elbette benim de bir günlüğüm oldu. Günlük tutmaktan hoşlanıyordum; ama uzun uzun yazmak çok da cazip gelmiyor olsa gerek, sokakta oyun oynamaya daha çok zaman ayırıyordum. İlk günlüğüm de

“Gulyabani” diye bir şey yoktur, olamaz! Ama olabilir de!

Çizgi roman sever misiniz? Ben severim. Okuma alışkanlığı edinmemde, okumayı sevmemde çizgi romanın büyük payı vardır. Ne zaman bir yazımızda çizgi romanlardan söz etsek, okuma alışkanlığı kazanırken bize ne kadar yardımcı olduğunu söylesek, bizim dolapta çizgi romanlara da yer verme zamanının geldiğini konuştuk Banu’yla. Lakin bunca zamandır hangi çizgi romanla başlayacağımıza bir türlü karar veremedik. Derken imdadımıza “Gulyabani” yetişti.

Dev – Cüce fantezisi

Minyatür nesneleri severim. Çoğumuz öyle değil miyiz? Her şeyin küçüğü gözümüze nedense daha güzel görünür. Yavru kediler, bonzailer, bebeklerin minicik ayakları, o minicik ayaklardaki minicik parmaklar, gerçeğine uygun yapılmış minyatür oyuncaklar… Arkadaşım Ayça’yla Rahmi Koç Müzesi’ndeki minyatür objeler vitrininin önünde kendimizden geçtiğimizi hatırlıyorum. Oyuncak Müzesi’ndeki minyatür dükkanları hiç söylemiyorum bile… Çocukken bulduğum her ufak şeyi biriktirirdim. Küçük kutular, minicik şişeler, ufacık kalemler, minik bebekler… Çocukken sevdiğim bir diğer şey sözcükler

Yelkenler fora!

Geçen cumartesi günü Yıldıray’la vapurla Karaköy’e geçiyorduk. Kıyıya yanaşırken bir de baktık ki, rıhtıma demirlemiş bir sürü yelkenli! Vapurdan inip hemen yelkenlilerin olduğu tarafa gittik. Meğer bunlar önceki hafta yarışırken Boğaz’dan geçen tarihi “Boylu Soylu Yelkenliler”miş. İstanbul 2010 kapsamında gezilebiliyorlarmış. Biz de hemen sıradaki, yeşil başlı gövel ördek renkli ilk yelkenliye çıktık: “Alexander von Humboldt” (Bu kişinin dünyayı dolaşmış botanikçi bir kâşif olduğunu ve pek çok bitkiye adını verdiğini sonradan

Dolap kapaklarının ardına kaç dünya gizlenir?

Tozlu, sıcak ve kasvetli bir kasaba hayal etmenizi istiyorum. Burası Kansas’ta bir yer. “Oz Büyücüsü“nde Dorothy’nin yaşadığı yerleri hatırlamanız belki işinizi kolaylaştırır. Donuk, ruhsuz, hiçbir özelliği olmayan bir kasaba… Şimdi bir de bu kasabaya gelmiş, yapayalnız bir oğlan çocuğu düşünün. Bu şehirli çocuk bugüne kadar “günümüzün moda yaklaşımlarıyla” büyütülmüş. Üstüne aşırı titrenmiş, fazla korumacı yöntemlerle yetiştirilmiş bir oğlancağız… Oğlanın adı Henry; geldiği kasabanın adı da… (Acaba Oz Büyücüsü’ndeki Henry Enişte’ye

Üniversite Sınavına Hazırlananların Okumaması Gereken Kitap

Geçenlerde ablam Deniz’in kitaplığından bir kitap getirdi. Üzerinde “bilimkurgu” ibaresini görünce ilgimi çekeceğini düşünmüş. Haklı da. Bilimkurguları (ve elbette fantastik eserleri) severim. Bir keresinde bir tanıdığımla bu konuda tartışma yaşamıştık. O “Gerçek değil ki bunlar, hiç ilgimi çekmiyor, çok saçma geliyor,” demişti. Ben de zaten gerçeğin içinde yaşadığımızı söylemiş; hayal ürünü, gerçeküstü veya fantastik eserlerin hayatımıza renk kattığını savunmuştum. Ablamın getirdiği kitaba dönersek… “Adı Linus Hoppe’un İkinci Yaşamı.” Kitabın arka

Nedir bu kız çocuğunun alametifarikası?

Ben evin üçüncü ve en küçük çocuğuydum. Küçükken bunun çok talihsiz bir durum olduğunu düşünürdüm. Bir düşünsenize: Tepemde, bana sürekli ne yapmam gerektiğini söyleyen ve beni “ezen” iki büyük kardeş vardı. Sonradan, evin en küçüğü olmanın çok da kötü bir şey olmadığına karar verdim. Zaten bu hep böyle değil midir? İlk çocuğun hep deneylere kurban giden çocuk olduğu, ortanca çocuğunsa hep arada kalmış çocuk olduğu söylenir. En küçüklerse hep en

Montague Amca’nın Dehşet Hikâyeleri

İtiraf ediyorum: “Montague Amca’nın Dehşet Hikâyeleri”ni alırken bu kadar dehşetli bir şey beklemiyordum. Daha önce de dediğim gibi, kitap alırken bazen sadece resimlere bakarım. Bu kitapta da öyle oldu. Çarpıcı bir kapakla karşılaştım. Gözleri faltaşı gibi açılmış bir oğlan çocuğu bana bakıyordu. İki yanındaki kuru ağaç dalları tıpkı birer pençe gibi uzanmıştı. Dalların arasındaysa tuhaf canlılar ve nesneler vardı: Uğursuz olarak nitelenen kargalar, bir kurukafa, bir makas ile cep saati,