Tag "Altın Kitaplar"

Şemsiyesine Saklanan Adam ile Kemal’in Londra Günlüğü

Bir Dolap Kitap’ta öykü kitaplarına az yer verdiğimizi bu hafta radyoda “Şemsiyesine Saklanan Adam”ı tanıtırken fark ettim. Ya biz öykü okumayı tercih etmiyoruz ya da çocuklar için öykü kitapları romanlara göre sayıca az olduğundan… Her ne olursa olsun, Yıldıray’ın sözünü ettiği kitaptaki öyküler, dinlerken bana çok keyif verdi ve hemen okumak istedim. Umarım sizin de ilginizi çeker. “Şemsiyesine Saklanan Adam” adlı kitapta kitaba adını veren öykünün dışında “Ceylan Sibi ile

Mahalle, linç kültürü ve aşk

Her mahallenin kendine has gizemleri, heyecanları ve sıkı bir dedikodu ağı vardır. Mahallede yazın sarf edilen sözler, kışın gelip sahibini didikler. Kahramanlarımızdan Kasap Haşmet’in oğlu Kemik Aziz ile Balık Oya, Yeşilçam kokan bir mahallede yaşamaktadırlar. Aziz’in Kemik lakabının nedeni sıskalığıdır. Balık Oya ise doğuştan balıketidir. İkisi ilkokulun ilk gününden beri birbirine âşıktır ama henüz birbirlerine açılmamışlardır. Balık Oya ilk adımı karşı tarafın atmasını beklediği gibi, Aziz’in bunu özgün, çarpıcı ve

Gürültücüler (ya da uzaylılar sizin mahalleye de uzanabilir!)

Uzaylı temalı filmlerde kuraldır: Uzaylılar Amerika’ya iner. Dünyanın başka yerlerinin de istila edildiği haberini duyarız ama doğal olarak filmin kahramanları hep sıradan Amerikalı vatandaşlardır. Amerikan başkanı ise fedakar bir kahramandır. Sonunda kazanan hep onlar olur. Bizleri (diğer tüm dünyalıları) kurtaran kahramanlar hep bu Amerikalılar olur. Bu sefer işi tersine çeviriyoruz sayın seyirciler. Pencerenizden dışarı bakınız. Ne görüyorsunuz? Her sabah görmeye alışık olduğunuz mahalle manzaranızı, değil mi? Yoldan geçen şu kadın

Kâğıttan Kalpler ve Mezarlıktaki Gölge

İçinizde hâlâ mektup yazan var mı? Ya da en azından kartpostal göndereniniz? ben mektup yazmayı da, almayı da çok severim. Urla’ya taşındığımızdan beri daha sık mektup yazar oldum. Ne şanslıyım ki, karşılığında bana yazan dostlarım var. Posta kutum hiç pas tutmuyor. Kartpostal yollamak ayrı bir keyif. Güzel bir kartpostala denk gelmek ve alırken onu kime yollayabileceğinizi düşünmek gibisi yok. Hatta belki bilmeyenler vardır diye Postcrossing‘den de söz edeyim yeri gelmişken.

Mış Gibi

Kendimce hep bir şeyler yapmaya çalışırım. Elde üretilen bir şeyler. Şimdilik Çekmece(ler) dolayısıyla bir süre ara verdiğim ama yıllardır uğraştığım seramik var. Çamur elime değidiği anda her şeyden soyutlanmak ve sadece o çamurun ne şekiller alabileceğini görmek isterim. Resim yapmaya çalışırım. Her ne kadar amatörün de amatörü işler çıkarsam da boyaları, fırçanın boya içinde gezinmesini seviyorum. Moli ve Olaf ile Kedimiyo bu şekilde doğdu. El yapmı, resimli, minyatür kitaplar yaparım.

Pal Sokağı Çocukları İstanbul’a geldi.

Fuara gitseydim en çok görmek istediğim yerdi Pal Sokağı. Kulağa garip geliyor, değil mi? Ama gerçekten de öyleydi. Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı’nın konuk ülkesinin Macaristan olması sebebiyle, fuarın uluslararası salonunda Macaristan için özel bir alan hazırlanmıştı. Bu alanın bir kısmında Macar yazar Ferenc Molnar’ın ünlü yapıtı “Pal Sokağı Çocukları” da yerini almıştı. Nemeçsek, Boka, Çele, Gereb ya da onların temsilleri çok güzel birer çizim olarak salonun bir kenarında dört

Nokta

Yıldıray dünkü yazısında kelebek etkisinden söz etti ucundan kıyısından. Biri bir şey yapar ve dünya etkilenir. Peki insan kendi içinde, kendi kendini etkileyecek bir kelebek etkisi yaratabilir mi? Bir kağıt üzerine koyduğunuz mikroskobik bir nokta, hayatınızı değiştirebilir mi? Değiştirir. Birkaç hafta önce sevgili Beyhan bana bir kitap uzattı. “The Dot” adını taşıyan kitap küçücük bir kızın içindeki yaratıcılığı keşfediş öyküsünü anlatıyordu. Öykü harikaydı. Resimlere bayılmıştım. Bir solukta okudum ve kapağını kaparken

Ortaokul Hayatımın En Kötü Yılları

Okul yıllarında problem yaratan bir çocuk olmadım. Valla. Kuzu gibiydim. Kendi halinde, sessiz sakin bir çocuktum. Kuralları sevmezdim ama uyardım. Sahip oldukları gücü öğrencinin aleyhine kullanan, hoşlanmadığım (hatta nefret ettiğim) öğretmenler vardı. Haklarında kötü şeyler düşünürdüm. Aklımdan söyleyecek çok şey geçerdi; ama söyleme şansım olmadı. O gücü benim üzerimde kullansalardı ya da bana haksızlık etselerdi belki de susmazdım. Zorba öğrenci hatırlamıyorum. Olsaydı belki sessiz sakin Banu işte o zaman susmayabilirdi.

Kaptan Düşükdon

Süper kahramanların zorlu bir dünyası vardır. Bir kere sürekli tetikte olmanız gerekir. Görevin sizi ne zaman çağıracağı bilinmez. Mesaili işlere benzemez yani süper kahramanlık işi. Üstelik çok acayip şeyler giymeniz gerekir. Superman’in mavi tayt üzerine giydiği kırmızı don hakkında daha geçen gün yazdım. Zaten bu konu etrafında dolanıp durmamın nedeni de o kırmızı don aslında. O yazıda o kadar çok “don” dedim ki, aklıma başka bir kahraman düştü: Kaptan Düşükdon!