Rust: “… Her gece o odanın penceresinden gökyüzüne bakıp düşündüm. Tek bir öykü var, en eskisi.”

Marty: “Neymiş o?”

Rust: “Karanlığa karşı ışık!”

Marty: “… bana karanlığın sınırları daha genişmiş gibi geliyor.”

Rust: “Haklısın.”

Rust: “Bence meseleye yanlış yerden bakıyorsun, şu gökyüzü meselesine.”

Marty: “Nasıl yani?”

Rust: “Başlangıçta yalnızca karanlık vardı. Bence ışık kazanıyor.”

         True Detective, 1. Sezon final bölümü, final sahnesi

“Acı, ondan yola çıkmamız gereken somut noktadır,” demiş René Le Senne. İnsanlarımız bodrumlara tıkıştırılarak, sokaklarda dövülerek, çocuk yaşta kafalarından gaz fişekleriyle vurularak katledildi. Kadınlarımız, çocuklarımız tecavüze uğradı; öldürülüp derelere atıldılar. İçinde kuşlarıyla, böcekleriyle, ceylanlarıyla, yaban domuzlarıyla ormanlarımızı yaktılar. RES yapacağız, HES kuracağız, köprü açacağız, maden çıkaracağız diye toprağımızı, suyumuzu, havamızı zehirlediler. Özel sektörün kendine özgü yöntemleriyle kâr elde etmek için yerin dibine gönderdikleri madencileri yerin dibinde bıraktılar. Havaalanlarında havaya uçurulduk. İnsanlarımızı bir otelde yaktılar!

Yola çıkmak için herkese yetecek kadar acı biriktirdik. Ama siz yola çıkmadınız. Neden?

Çünkü ülkenin doğusunda yaşayanları insan olarak görmediniz, batısında yaşayanları kendinizden saymadınız, kuzeyinde yaşayanlarla dalga geçtiniz, güneyinde yaşayanları ötekileştirdiniz.

Çünkü tecavüze uğrayan kadının sizin çakma değerlerinize göre iffetsiz olması ihtimalini düşünecek kadar namussuz, taciz edilen çocuğun sizinki olmadığına sevinecek kadar şerefsizsiniz.

Çünkü katledilen insanların arkasından orada ne işleri olduğunu soracak kadar kaypaksınız.

Çünkü yerinden yurdundan edilen insanlar hakkında, “Ama onlar da şöyle böyle yapmışlar,” diyecek kadar haysiyetsizsiniz.

Çünkü benzinin fiyatından şikâyet edip kıçınızın rahatı bozulmasın diye kontak kapamayı aklınıza bile getirmeyecek kadar vurdumduymaz, ticaretiniz bozulmasın diye ses etmeyecek kadar sinsisiniz.

Çünkü havaalanında havaya uçurulan insanlardan biri olmadığınız için, bu sefer de yırttığınız için şükredecek kadar ikiyüzlüsünüz.

“Ve acının karşısında aradığımız da mutluluktan başka bir şey değildir,” diye devam etmiş René Le Senne. Oysa siz sahte cennetlerinizde, uyduruk bir güvenlik simülasyonu içinde, size pazarlanmış konserve mutluluğunuzla tam olduğunuzu sanıyorsunuz. Bir denizanası bile sizden daha fazla şuur sahibidir.

Evet, öfkeliyim. Evet, içinde bulunduğumuz durumda sanki benim hiç payım yokmuş gibi yalnızca sizi suçluyorum yazarken. Eğer ben yazmasaydım bunu yüzüme vuracak cesaretiniz var mıydı? Olduğuna inansaydım böyle yazmazdım.

Öfkeliyim ve acı çekiyorum. Öfkemi ve acımı iyi ve yararlı bir şeye dönüştürmem gerektiğini tekrar edip duruyorum. Öfke beni ele geçirmesin, yılgınlık beni hasta etmesin.

Havaalanlarında, şehir meydanlarında, evin önündeki sokakta benim de bir parçamı havaya uçurdunuz, ama beni deviremediniz.

Bodrumlara, toplu mezarlara, kömür madenlerine benim de bir parçamı tıkıştırdınız, ama sağduyumu, vicdanımı, adalet isteğimi çürütemediniz.

Ormanlarda, otellerde benim de bir parçamı yaktınız, ama çocuklara baktığım zaman içime doğan aydınlığı karartamadınız.

Karanlık kuytularda, ekmek almaya giderken bakkal yolunda, Şişli’de bir kaldırımda benim de bir parçamı katlettiniz, ama sesimi kesemediniz.

Kadınların ve çocukların üzerine salyalarınızı akıttığınızda benim de bir parçama tecavüz ettiniz, ama beni sindiremediniz.

Katliamlarınıza alışmayacağım. Pişkinliğinizi kabullenmeyeceğim. Tecavüzlerinizi gizlemeyeceğim. Dinci zorbalığınıza, ırkçı baskılarınıza, faşist dayatmalarınıza boyun eğmeyeceğim.

Umut, acı ile mutluluk arasında. En başta yalnızca karanlık vardı, oysa gök yıldız dolu.

yildiz