gecici sureyle arizali

Hastane odasındaki bu surat duygularımın tercümanı.

Güya Eylül ayıyla birlikte tam zamanlı Dolap yayınına (bir zamanlar olduğu gibi hafta içi her gün bir yazı) başlayacaktık.

Sen ne planlarsan planla, hayat kafasına estiği gibi hareket ediyor. Planladığımızı yapamadık. Çünkü bir türlü toparlanamadık. Ev ahalisinin dörtte üçü Ağustos ayının neredeyse tamamını ya hasta geçirdi, ya hastanede ya da hastane yolunda. Önce Tayga ateşlendi. Ateş geçsin derken öksürük başladı. Meğer zatürre olmuş (ağustos ayında hem de!). Sonra Orman’a bulaştı. Altı aydan küçük olduğu için gözetim altında tutulması gerekirmiş. Bir gece hastanede kaldık. Sonra günlerce nefes kontrolü, nefes hızını sayma derken iyice paranoyak olduk çıktık. Arada Yıldıray da üst solunum yollarından halliceydi. Zatürre geçti, kontrolde doktorun birinin dediği bir laf yüzünden yine aklımız bir gitti geldi. Başka başka bir sürü kontrol. Neyse ayrıntılar can sıkıcıydı, sonuçta iyileşti yavrular…. diyorduk ki Tayga’da bir daha öksürük, Yıldıray’da bir daha (aslında arada hiç kesilmeyen) öksürük. Haydi bakalım o da bir antibiyotik seansına daha başladı. Bitti mi? Bitmedi? Orman zaten yine ateşlendiydi. Ateşi düşürdük ama o geceden beri “Oh, bunu koyuyorsun, sabaha kadar uyuyor, misss!” dediğimiz bebek gitti, saat başı uyanan başka bir bebek geldi. Ben de hastalık kontenjandan giremediğim sefil hayata uykusuzlukla dahil oldum. Resmen yerlerde sürünüyoruz. Ailece sosyal aktivite olarak hastaneye devam ediyoruz. İçimiz şişti resmen.

Hiç çocuk çok kitap, iki çocuk hiç kitap” dedikten ve yavaş yavaş geri dönmeli diye diledikten sonra işte bunlar yaşandı bizde. Eylül de başladı bu arada, bir haftası geçti bile.

Okunacak, elden geçirilecek, Dolap’ta yer verip vermeyeceğimize karar vereceğimiz kitapları uç uca eklesek buradan sizin oraya yol olur. Okunacak kitapların durduğu rafımız taştı, çöktü çökecek. Bir de kitapları alıp sürekli evin başka bir yerine taşıyan Tayga’yla mücadele halindeyiz. çalışma masalarımız patlamış durumda. O kitapları okumak yerine başka yetişkin romanları okuyorum diye vicdan azabı duyuyorum resmen. Bir yandan Dünyalı’nın yeni sayısının hazırlıklarıyla uğraşıyoruz. (Yoksa siz hâlâ Dünyalı okumuyor musunuz? Haydi hazır okullar geç açılıyorken, koşup hemen Eylül sayısını alın ve “Okul hayatını panayıra çeviren 100 Öneri” dosyasını çocuğunuzun eline tutuşturun.)

Biz de o arada yeni yazılar yazmayı -bir kez daha!- deneyelim. Haydi öptük, bay.