Dikkat, bu yazı oldukça yoğun İstanbul nostaljisi içermektedir.

balikciosman 1Bir zamanlar İstanbul’u çok severdim. Tatile gittiğimde eve dönüş zamanı heyecanlanırdım. Vapurları, martılara ekmek atmayı, uzaktan Galata Kulesi’ni seyretmeyi, Gülhane parkı’ndaki Gotlar Sütununu ağaçların arasında bulmayı, kent siluetinde sevdiğim ne varsa hepsini ayrı ayrı incelemeyi…

Kadıköylüyüm ben. Kadıköy çarşısının kokusunu severdim. Nezih Kitabevi’nin önünden geçerken içeri kaçamak girmeyi (her girişimde ben çocukken kasada oturan nezih bey’in bende neden hafif bir korku yarattığını düşünmeyi), Brezilyalı Kuruyemişçisi’nden, hemen karşıdaki huysuz aktar amcanın dükkanından çıkan güzel kokuları içime çekmeyi, Reks Sineması’nın önünden geçerken sinemanın logosunun değişmediği eski yıllarda annemin beni oraya ne çok götürdüğünü, ama benim en sevdiğimin Süreyya sineması olduğunu, Moda sinemasının pasajındaki sahaflardan aldığım Tatlı Cadı kitabını…

Moda bir başkaydı. Şimdiki gibi kalabalık değildi. Sokakları sakin, sessizdi. Çay bahçesinde tavla oynadığım günleri, babamla bir lodos ertesi oralarda yürüdüğümüzde sahildeki yürüyüş yolunun dalgalarla nasıl parçalandığına şaşırmamızı, Sarıca Konağı’nda yaşama hayalleri kurduğumu, ablamların Moda’da oturduğu sürede vapurdan inip de onlara gitmenin ne keyifli olduğunu, Yıldıray orada otururken yolumu illa ki o iğrenç Enişte Apartmanı’nın sokağından geçirttiğimi anımsadım. Haa bir de İstanbul’da taşınmamıza günler kala Moda’daki bir antikacıda ilk bisikletime rastlamamı ama adamın bisikletin satılık olmadığını söylemesini…

balikciosman 2Tahtakale demek Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kokusu ve Namlı’nın devasa sandviçleri demekti. Sirkeci demek babamla ilk yediğim Ali Muhittin Hacı Bekir profiterolü ve Yıldıray’la Arkeoloji Müzesi’ne giderken uğradığımız seyyar kahvaltıcı amca demekti. Arkeoloji Müzesi demek ise o tombul kedilerle çekilmiş boy boy fotoğrafım ve Marsyas heykeli demekti. Bir de Gülhane’deki papağanların sesleri…

Köprüden yürüyüp Galata’ya gitmesi en güzeliydi. Galata’yı hep sevdim ama Galata’yla ilgili en taze anım Tayga’nın dünyaya geldiği yer demek. Kuledibi biz gittikten sonra iyice garipleşmiş. Salak belediye salak bir takım binalar dikmiş oraya diye düştüm. Ben onları bilmiyor ve asmaaltındaki çay bahçesini anımsamayı tercih ediyorum. Bir de bir zamanlar Mevlevihane’nin yanında bulunan pastanenin ayçöreklerini…

Bunları yazdığım için İstanbul’u özlediğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bunların neredeyse tamamı değişti. Artık yok. Aklımda kalan güzel imgeler bana yeter. Ama ne yalan söyleyeyim “Balıkçı Osman”ı okuyunca gülümsemeden de edemedim. Balıkçı Osman, benim sevdiğim Galata sokaklarında, benim sevdiğim köprüde, benim sevdiğim İstanbul manzarasında geziniyordu çünkü. Üstelik o simit atmayı pek sevdiğim martılardan ikisi eşlik ediyordu ona.

Osman el arabasıyla uzakta göründüğünde iki martının düşündüğü bir şey vardır: Balık! Osman oltasını köprüden Haliçe’e salar ve martılar da onunla beklemeye başlar. Ne de olsa işin ucunda balık ziyafeti vardır. Osman gün bitene kadar, saatlerce bekler oltasıyla. Akşam olduğunda martılar büyük bir hayal kırıklığıyla sitem ederler Osman’a. Osman çerçöpten başka bir şey tutamamıştır. Martılar çlıktan kıvranadursun, Osman elindeki çerçöple oynamaya, onları birşeylere dönüştürmeye başlar.  Akşam gezmesine çıkan insanlar, o akşam evlerine Osman’ın yarattığı güzelliklerle dönerler. Martılar ise tam umutlarını yitirmişken, Osman’ın en güzel işi en sona sakladığını görürler.

Ne mi? Onu da kitabı okuyunca kendiniz görün.

balikciosman 3“Balıkçı Osman” bir İstanbul ve geridönüşüm kitabı. Alışık olduğumuz kent kitaplarından da, geri dönüşüm temalı kitaplardan da farklı ama. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca anlayacaksınız. Osman tiplemesine bayıldım ben. (Bıyıklarının hastasıyım!) Osman belli ki bir duygu adamı. Kitabı en başında, çiçek koklarken gördüğümde anladım onun nasıl biri olduğunu. Osman aynı zamanda bir zen üstadı. Bütün gün sabırla olta başında beklemek başka türlü açıklanamaz. Martılar ise tam tersi. Sabırsız, canıtez, telaşlı… Osman sanatkar, zanaatkar, yaratıcı bir yetenek… Hem de çevreci… Osman gibisi yok!

Kitabın yazar ve çizeri Anne Hoffmann belli ki İstanbul sokaklarında hayli vakit geçirmiş, dolaşmış, gözlemiş, koklamış. Osman’ı görür görmez zaten “Ben bu adamı daha önce nerede gördüm?” diye soracaksınız kendinize. Ben sordum. Biliyorum ki Osman’la günün birinde bir sokakta karşılaştım ben. Martılar yıllarca vapurun peşinden bizi kovalayan martıların ta kendisi. Galata Köprüsü’nde Osman’ınkinin de dahil olduğu olta ağı, hep gördüğümüz bir manzara. Belli ki tepesinde çamaşırların asılı olduğu, o dar yokuş Galata’da hep geçtiğim sokaklardan biri… Ben bu kitapta bir tek Osman’ın insanlara armağan ettikleriyle karşılaşmamışım. Keşke o da olsaymış. Eminim ki, olsaydı şimdi evimizin başköşesinde durur, baktıkça bana Galata Kulesi’nden görünen manzarayı (eski halini ama) hatırlatırdı.

Balıkçı Osman
Özgün Adı: Osman, der Angler
Yazan ve resimleyen: Anne Hofmann
Çeviren: Şeyda Öztürk
yaş Grubu: 3+
Yapı Kredi Yayınları, 2015, 32  sayfa, sert kapak
ISBN: