Yaptığımız söyleşiler, etkinlikler çoğaldıkça ve ana babalarla, öğretmenlerle hatta çocuklarla daha çok karşılaşıp konuştukça, çocuk kitaplarından (aslında kitaplardan) beklenenler karşısında şaşırıp kalıyorum. Tabii benim özel bir durumum da var: Yayımlanmış kitaplar hakkında yazıyorum. Okuyup beğendiğim kitapları anlatıyorum; kitaplarda takıldığım, anlamadığım, beğenmediğim şeylerden söz ediyorum ve tüm bunların sonucunda hakkında yazdığım kitabı daha çok kişinin okumasını umuyorum. Ayrıca, kitap olarak yayımlansın diye de bir şeyler yazıyorum. Yani iki tarafta da yer almaya çalışıyorum.

Yaptığım iş bana büyük bir zenginlik, çeşitlilik sağlıyor ama bazı durumlar karşısında şaşırmamı engellemiyor. Örneğin bir kitap hakkında çocuklarla yaptığım bir etkinlik sırasında öğretmenin gelip, “Biraz da kazanımlardan söz edin, çocuklar bu kitaptan ne almış, kitapta hangi değerler işlenmiş sorun,” dediğinde şaşırıyorum. Biliyorum, öğretmen müfredatla bağlı ama ben değilim. Zaten o nedenle öğretmenin yaptığına ders, benim yaptığıma etkinlik deniyor. Başka bir deyişle, ben öğretmenle aynı işi yapmıyorum. Etkinlik yaparken benim meselem “kazanımlar”, “değerler” gibi şeyler değil. Fakat beni en çok bu şaşırtmıyor; mesleki deformasyon anlaşılabilir. Asıl şaşırtıcı olan, bir edebiyat eserinden, derdi öykü anlatmak olan bir kitaptan “öğüt, görev, sorumluluk, işlev” çıkarmaya müfredattan başlayarak bu kadar kasıtlı çabalamak.

Ne zamandır hakkında yazmak istediğim bir kitap var: Pablo Neruda tarafından yazılmış olan “Bir Yıldıza Övgü” adlı kitap. Sanırım bu kitap, hakkında konuştuğum konu için iyi bir örnek.

“Bir Yıldıza Övgü”, Neruda tarafından yazılmış bir şiir. Şiir, gökyüzünde görüp de sevdiği bir yıldızı, bir gökdelenin tepesine çıkıp çalan ve fakat sonra parlaklığı karşısında ne yapacağını şaşıran bir kişiyi anlatıyor. Yıldızın parlaklığı evine sığmaz olup da bacadan pencereden ışıldayınca, pırıltı tarafından dikkatleri çekilen ve sokakta biriken insanların verdiği tedirginlikle, kahramanımız yıldızı mendiline sardığı gibi söğüt altlarının dingin olduğunu bildiği nehre gidiyor ve yıldızı soğuk sulara bırakıyor.

Ben yazılardan, sözcüklerden “tat” alırım. Sözcükler benim için acı, tatlı, ekşi, tuzlu ve umami olabilirler. Sözcükler peş peşe dizildiklerinde acılı tatlı, tuzlulu tatlılı umami, ekşili tatlı vs. olabilirler. Yani yazmak ve okumak aslında bir lezzet işidir. Ne dersiniz, leziz bir imambayıldıdan müfredata uygun “kazanımlar” ve “değerler” çıkarabilir miyiz?

Bırakın müfredatla bağlı bir “güdümlü okuma” çabasını, kitaptan kazanımlar, değerler gibi şeyler çıkarmayı;  tam donanımlı eleştirmenler için bile bir edebiyat eseri hakkında bütünü kapsayan bir eleştiri yazmak mümkün değildir (yalnız rica ediyorum bunu eleştirmenlere söylemeyin). “Bir Yıldıza Övgü” adlı şiiri, mesela feminist eleştiri ya da bişeyist bir ideoloji üzerinden değerlendiren biri kim bilir neler neler bulup söyler. Fakat kitabı her yönüyle incelemiş, kitap hakkında tam, kapsayıcı bir söz söylemiş olmaz, bir tarafları eksik bırakır. Bir anne ya da babanın, Neruda’nın (yıldız gibi imkânsız bir şeyi de olsa) çalmaktan söz ederek çocuğuna kötü örnek olduğunu iddia etmesi olmayacak şey değildir, ama bu iddianın her şartta eksik, kapsamsız, hedefini şaşırmış olacağı kesindir. Bir psikoloğun bu kitaptan yola çıkıp Neruda’nın psikopat belirteler gösterdiğini, şiirinin yüceltilmiş bir cinayetin dışavurumu olduğunu söylemesi de mümkündür. Fakat kitap hakkında söylenen bu sözler yine “tam” olmayacak, bir tarafları eksik kalacaktır. Ferrarisini satan tuzu kuru bir bilge de çıkıp, “Kitapta anlatılan düpedüz bir başarısızlık öyküsü. Elindeki değeri işlemeyi (ferrasini satmayı), ona sahip olmayı, değerlendirmeyi bilmeyen bir kişinin deneyimleri ne işe yarar ki?” diye sorabilir ve yine kitap hakkında “tam” bir söz söylememiş, bir tarafları eksik bırakmış olur.

Kitaplar bazı kapılar, pencereler açar. Okuyucu o kapıların hepsini görmek, fark etmek zorunda değildir (kitabı okumak zorunda bile değildir). Aslında bu öyle bir şeydir ki, yazar bile o kapıların, pencerelerin farkında olmayabilir. Okur, ruh haline, zihin açıklığına uygun olan kapı ve pencereleri görür, fark eder. Sonra da canı isterse pencerelerden bakar, kapılardan girer, canı istemezse hepsini es geçer. Romanlar, şiirler, öyküler, filmler, şarkılar, resimler, heykeller vs. aslında bir deneyim aktarma, deneyim paylaşma aracıdır. Bu şeyleri “eser” yapansa, sık sık vurgulandığı gibi benzersiz, tek ve biricik olmaları değil (öyle olsaydı doğadaki her çakıl taşı birer başyapıt sayılırdı), her okuyana, izleyene, dinleyene, dokunana farklı bir deneyim sunabilmesidir (ki herhangi bir çakıl taşının bunu başaramayacağını da iddia edemeyiz). Bize de bir edebiyat eserinden zorla çıkardığımız değerleri ve kazanımları birer muska gibi boynumuza bağlamak kalır.

Hamiş: Çeviri zaten zor bir işken şiir çevirisi yapmak kim bilir ne kadar zor bir iştir. Çevirmen Işık Ergüden ve Kırmızı Kedi Yayınevi zor bir işin altından kalkmışlar. Kitabın resimlerine de dikkatinizi çekerim; zira yapan Elena Odriozola. Kendisini “Bütün Gün Esneyen Prenses” kitabından tanıyoruz.

Bu yazıları da okumak isteyebilirsiniz:

Bir Yıldıza Övgü
Özgün Adı: Oda a una estrella
Yazan: Pablo Neruda
Resimleyen: Elena Odriozola
Çeviren: Işık Ergüden
Yaş grubu: 4 +
Kırmızı Kedi Çocuk, 2012, karton kapak, 28 sayfa
ISBN: 978-605-5340-71-1