Merhaba, teknik bir arıza nedeniyle bugün bant yayını yapıyoruz.

Kalebozan Karlo

Saldırganlığın, oyunbozanlığın bir iletişim aracı olması olasılığı beni her zaman şaşırtmıştır. Biraz tersten bakarsak, iletişim kurma, kendini ifade etme zorluğu çeken, özgüven sorunu yaşayan kişilerin bu zorluğu saldırgan tavırlarla aşmaya çalışmaları, mantıksız da olsa, aslında ne büyük bir çaresizliğin ifadesidir! Eva Montanari’nin “Kalebozan Karlo” adlı kitabında, söz konusu dertten mustarip bir çocukla tanışıyoruz. Güzel bir yaz tatili sırasında, ince kumlu şahane bir plajda, Ziyad, Suzi ve Mei adlı üç çocuk her gün buluşup kumdan kaleler yapmaktadır. Karlo adlı dördüncü çocuksa her gün onları bir kenardan sessizce izlemekte, kumdan kaleler tamamlanır tamamlanmaz koşarak gelip kaleleri yerle bir etmektedir. DEVAMI BURADA

Okyanus Bilimi

Ben denize girince, çıkmam. Mutlaka paletim ve gözlüğüm olur. Çünkü denize girmişsem işim gücüm balıkları, yengeçleri gözetlemek, onların peşinde dolanıp durmaktır. Ha, bir de çöp toplamaya başladım son zamanlarda. En temiz bildiğimiz denizden bile koca bir torba dolusu çöp çıkabiliyor. Daha ilk cümlede konuyu dağıtmayı başardım. Diyordum ki, ben denize girdim mi çıkmam. Derim buruşana kadar kalırım suda. Bir süre sonra balıkların, yengeçlerin bana alışacağını umarım. Bana alışsınlar ki, etrafımda dolansınlar, beni aralarına alsınlar. Belki bir gün… O gün gelene kadar, denize giremediğim günlerde TUDEM Yayınları’ndan çıkan “Okyanus Bilimi / Nautilus Yolculuğunun Gerçek Öyküsü” adlı kitabın doyurucu sayfaları arasında dolaşabilirim. DEVAMI BURADA

Kral ile Deniz

Kitabımızın adı “Kral ile Deniz”. Kitap, Erlbruch’un güzel resimleri eşliğinde anlatılan 21 kısa ama gerçekten kısa öyküden oluşuyor. Her öykünün kendi adı var. Bu öyküleri tek tek ele alıp özetlemek anlamlı bir çalışma olmaz. Muhtemelen özetler öykülerden uzun olur. Kaldı ki, bu 21 öykünün her birini anladığımı, kavradığımı da söyleyemem. Belki de anlamak, en azından benim anlamaktan anladığım gibi anlamak gerekmiyordur, bilmiyorum. Belki de bir gün durup dururken “Haa!” der, anlayıveririm… Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor: “Her şeye hükmettiğini sanan bir kral, etrafına baktığında dünyanın aslında düşündüğünden farklı bir yer olduğunu görür. Dünya kralı hiç umursamamaktadır…” Dünya kralı hiç umursamamakta mıdır gerçekten? Hiç sanmam. DEVAMI BURADA

Saçtaki Tuz

Geçen cumartesi günü Yıldıray’la vapurla Karaköy’e geçiyorduk. Kıyıya yanaşırken bir de baktık ki, rıhtıma demirlemiş bir sürü yelkenli! Vapurdan inip hemen yelkenlilerin olduğu tarafa gittik. Meğer bunlar önceki hafta yarışırken Boğaz’dan geçen tarihi “Boylu Soylu Yelkenliler”miş. İstanbul 2010 kapsamında gezilebiliyorlarmış. Biz de hemen sıradaki, yeşil başlı gövel ördek renkli ilk yelkenliye çıktık: “Alexander von Humboldt” (Bu kişinin dünyayı dolaşmış botanikçi bir kâşif olduğunu ve pek çok bitkiye adını verdiğini sonradan öğrendim.) Bir kâşifin ruhunun dört yanını sardığı tekneye çıktığım anda içimi bir heyecan kapladı. Sanki birazdan palamarlar çözülecek, yelkenler fora edilecek ve biz açık denizlere doğru yola çıkacağız. Nasıl da miço olasım geldi anlatamam. DEVAMI BURADA