Bir Tanecik Oğlum

by YILDIRAY on 30/11/2011

İlkokuldayken önemli gün ve haftalara uygun kompozisyon ödevlerimiz olurdu. Doğal olarak, anneler günü yaklaşırken annelerle ilgili kompozisyon ödevi verilirdi. Biz de oturur anneliğin ne kadar da kutsal olduğunu, sevgisini bize karşılıksız veren annemizin nasıl da yemeyip yedirdiğini, giymeyip giydirdiğini anlatırdık her seferinde. Her öğrenci hemen hemen aynı kompozisyonu yazardı. Herkes aynı kalıpları kullanılırdı. En büyük vurgu annelerin fedakârlığına yapılırdı.

Şüphesiz, bir çocuğu yetiştirmek için anneler birçok zorluğa katlanıyorlar. Aylarca karnında bir başka canlıyı taşımak, onu bedeninden çıkartmak gibi zorlukları bir kenara bıraktım; bizim memlekette bebek arabasıyla kaldırımda yürümek bile anneliğin cefalarından biridir. İlkokulda yazdığımız kompozisyonlarda bunların ne kadar farkında olduğumuz tartışılır. Hepimizin kafasında anne kavramına karşılık gelen bir kalıp vardı ve bu kalıbın özü fedakârlıktı. Yani annelerimiz bizim için her şeyi yaparlardı, bizi her zaman korur, kollarlardı. Kollarlardı da, bakalım biz bu kadar koruma altında yaşamak istiyor muyduk? Tülin Kozikoğlu’nun “Bir Tanecik Oğlum” adlı yeni kitabındaki oğul istiyor.

Minik bir bebek doğmuş. Acıkınca ağlamış bebek. Anne bebeğine bakmış ve şöyle demiş:

“Sen benim bir tanecik oğlumsun.
Mutlu olman için ne gerekirse yaparım.”

Anne bebeğini emzirirken, bebek de annesinin saçını tutmuş. Günler geçtikçe bebek de büyüyormuş. Çocuk yemeğini kendi başına yiyecek yaşa gelmiş ama hâlâ annesinin saçını tutmadan yiyemiyormuş. Annesinin saçını tutmadan uyuyamıyormuş bile. Annesi, hep aynı nakaratı söyleyerek oğlunun saçını tutmasına izin veriyormuş. Çocuk okula başladığında da sürmüş bu durum. Anne, aklında aynı nakarat, oğluyla her gün okula gidiyormuş. Oğlu da yemekhanede annesinin saçını tutarak yiyormuş yemeğini. Çocuk annesini yanında dolaştırmaktan rahatsızlık duymaya başlayınca, n’apsın kadıncağız, kafasının içinde aynı nakarat, saçlarını bir daha kesmemiş ve okulun bahçesindeki bir ağacın arkasına gizlenip pencereden oğluna uzatmış. Çocuk üniversitede okurken bile böyle sürmüş. Oğlu genç bir adam olup işe girdiğinde de saçlarını oğluna uzatmanın bir yolunu bulmuş annesi. Genç adamın bir sevgilisi olduğunda, genç adam evlenirken, karısı ikizleri doğururken bile, anne, zihninde aynı nakarat, saçlarını oğluna uzatmanın bir yolunu bulmuş. Lakin yeni doğan bebeler babaannenin saçlarını tutmaya yanaşmamışlar. Ağladıkça ağlamışlar. Susmaları için babalarının gelip saçlarını okşaması gerekmiş. Ama bu sefer iki eli de dolu olduğu için annesinin saçını tutamamış adam. Anne durumu anlamış ve kendince yeni bir yol bulmuş saçlarını oğluna uzatmak için.

Bu kitabı ilk defa Şubat ayında katıldığımız İyi Kitap’ın ikinci yaş günü kutlamasında duymuştum. Fatih Erdoğan, Keriman Güldiken, “Lili ve Yedi Çocuğu” dizisinin yazarı Tülin Kozikoğlu ve biz, yani Dolap’ın kapakları Banu ve Yıldıray, ayaküstü sohbet ediyorduk. Laf nereden geldi de Tülin bu kitaptan söz etmeye başladı, anımsamıyorum. Tülin’in anneyle oğul arasındaki saçtan bağlantıyı anlatmasıyla zihnimin cadı alarmı vermesi bir oldu. Hangi nineye sorsanız söyler, dökülen saç sokağa atılmaz. Mümkünse ateşe atılıp yakılır. Eğer böyle bir imkân yoksa saç önce sahibi tarafından düğümlenir, sonra kolayca bulunamayacak biçimde atılır. Yoksa inler, cinler saçınızı bulur, onunla oynamaya başlar ve başınıza türlü haller gelir. Çocukluğumdan anımsadığım bu bilgi cadılık kültüründeki bağlama büyüsüne karşı alınacak önlemi tarif ediyor aslında. Cadılar bir kişinin saçını ele geçirip düğüm atarak o kişiye bağlama büyüsü yaparlar. Böylece saçı düğümlenen kişinin iradesi, düğümleyen kişiye bağlanır. Artık bir tür etten kemikten robottur saçı düğümlenen kişi. Zihni ne kadar isyan etse de, düğümü atanın dediklerini yapmaktan başka çaresi yoktur.

Tülin Kozikoğlu, öyküsündeki anne oğul ilişkisini yumuşacık bir dille, tatlı tatlı anlatıyor. Anne, oğlunun mutluluğu için ne gerekiyorsa yapıyor. Öykü boyunca annenin fedakârlığı bir güzel vurgulanıyor. Anne, oğlunun ihtiyacını karşılamak dışında bir varlık göstermiyor öykü boyunca. Oğul, ayıptır söylemesi, eşşek kadar olduğunda bile annesinin etinden, sütünden, yününden (!) faydalanmaya devam ediyor. Hatta kadıncağız oğlunun kendisine doğrudan ihtiyacı kalmadığını fark edince, dolaylı bir yol bile buluyor onu koruyup kollamak için. Duygular şelale! Ben, bu duygu şelalesinin arkasında, karşılıklı ihtiyaçtan doğan bir bağımlılık ilişkisi, bir “koşullu sevgi” tarifi görüyorum.

Öyküdeki annenin saçları ve fedakârlığı dışında hiçbir özelliğinin olmaması, kendini oğlunun ihtiyacı oranında ve sayesinde var etmesi bana çok çarpıcı geliyor. Bizim ilkokul kompozisyonlarında anlattığımız gibi bir yaşam! Oğul açısından da durum benzerlik gösteriyor. Oğul ihtiyaçlarını karşılayabiliyor, hayatını yaşayabiliyor ama annesinin saçına tutunabildiği sürece. Ta ki annesinin saçlarının yerine başka bir şey koyana kadar. Ne dersiniz, sizce anne mi ihtiyaçlarını giderme karşılığında oğlundan sevgi alıyor, yoksa oğul mu annesinin varoluşunu güvence altına alacak ihtiyacı canlı tutarak annesinden sevgi alıyor?

Öykünün görselleri de müthiş! “Bir Tanecik Oğlum” elime geçer geçmez metni okumadan resimlere bakmaya başladım hemen. Bu saç meselesini daha kitap basılmamışken Tülin Kozikoğlu’ndan duymuştum zaten ama resimleri görünce ne kadar çarpıcı olduğunu daha iyi kavradım. Kitabın resimleri, metnin duygusal tonunu hem renklerde, hem biçimlerde yakalıyor. Kumaşlardaki motifler, duvar kâğıdında ya da çayırda karşımıza çıkıveren stilize bitkiler hiç kalabalık etmeden geniş renk alanlarını, fondaki geniş boşlukları dengeliyor. Kitabı resimleyen Deniz Üçbaşaran’ı “Limon Ağacının Şarkısı” adlı kitaptan da tanıyoruz.

“Bir Tanecik Oğlum” iyi çalışılmış, doyurucu bir kitap. Aslında kitabın başarısını ortaya koymak için benim yaptığım laf salatasını bir kenara koyup editörlere bakmak da yeterli olacaktır: Fatih Erdoğan ve Keriman Güldiken.

Anımsarsanız, “Hurrem” hakkında konuştuğumuz radyo programında onun için, “Kitap fuarındaki gözdem,” demiştim. Üstüne “Bir Tanecik Oğlum” gelince “Hurrem” yerinden olmadı ama biraz yana kaymak zorunda kaldı.

Bu kitapları da okumak isteyebilirsiniz:

Bir Tanecik Oğlum
Yazan: Tülin Kozikoğlu
Resimleyen: Deniz Üçbaşaran
Yaş Grubu: 4+
Mavibulut, 2011, 32 sayfa, karton kapak
ISBN: 978-975-310-122-6

Share

{ 22 comments… read them below or add one }

senol November 30, 2011 at 09:38

merhaba, bu kitabı okumadım ama çok güzel anlatmışsınız. resimler de harika görünüyor. ama kafamda bir soru oluştu: bu sahiden bir çocuk kitabı mı? 4+ bir çocuk bu öyküden ne anlamalı nasıl yorumlamalı?
kitabı kısa zamanda edinip bu soruma kendi cevabımı arayacağım ama sizin görüşünüzü de çok merak ettim.
BDK için teşekkürler, selamlar…

Reply

Yıldıray November 30, 2011 at 11:32

Merhaba,
Bu soruyu bekliyordum doğrusu.
Evet, bu bir çocuk kitabı:) Önce şunu söylemeliyim: Çocuk kitapları, daha doğrusu nitelikli çocuk kitapları çok derindir bana göre. Nitelikli çocuk kitapları herkese göredir ama küçük yaş gruplarının da rahatlıkla okuyabileceği biçimde hazırlanmışlardır. “Bir Tanecik Oğlum” o nitelikli, derin kitaplardan biri.
Kitap hakkında yazarken bazı düşüncelerimi kendime sakladım. Böyle davranmamın nedenlerinden biri de Tülin Kozikoğlu’nun üslubudur. Tülin öyküsünü anlatırken hiçbir şeyi gözümüze sokmuyor, bizi bir yöne çekmiyor, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi yargılar koymuyor. Sadece öyküsünü anlatıyor, öyküdeki kişiliklerin durumunu ortaya koyuyor. Böylece her okuyucu kendi deneyimiyle, belki de yüzleşmesiyle başbaşa kalıyor. Bunu bozarsam haddimi aşmış olurum.
“Bir Tanecik Oğlum” bana göre “uzun metrajlı bir fotoğraf”. Tülin bir durum kurgulamış ve bu durumun fotoğrafını çekip ortaya koymuş. Kitabın çocuklarla ilişkisi de tam burada başlıyor bana göre. Esra Hanım’ın aktardığı deneyim, çocukların bu “uzun metrajlı fotoğraf” ile kurdukları ilişkiyi gösteriyor. Çocuklar böyle incelikle hazırlanmış insan halleri fotoğraflarına bakarak kendi durumlarını gözden geçirebilirler bana göre. Biz yetişkinler bunu fark etmeyebiliriz. Simla Sunay’ın dediği gibi, çocuklar güçlü sezgileriyle imgeleri depoluyorlar. Ben buna “iz” diyorum. Kitaplar, müzikler, olaylar, hemen her şey bir “iz” bırakıyor zihnimizde, özellikle çocuklarda. Zamanı geldiğinde bu izlerin peşine düşerek neler neler bulup çıkarıyor insan.

Reply

senol November 30, 2011 at 15:25

Uzun ve güzel cevabınız için teşekkürler. son yorumlarımı kitabı alıp okuduktan sonra yapabileceğim ancak ama doğrusu şu cümleler bana çok sağlıklı gelmedi:
“Anne, oğlunun ihtiyacını karşılamak dışında bir varlık göstermiyor öykü boyunca. Oğul, ayıptır söylemesi, eşşek kadar olduğunda bile annesinin etinden, sütünden, yününden (!) faydalanmaya devam ediyor. Hatta kadıncağız oğlunun kendisine doğrudan ihtiyacı kalmadığını fark edince, dolaylı bir yol bile buluyor onu koruyup kollamak için…”
Böyle bir anne – oğul ilişkisinin iyi bir ilişki olduğundan emin değilim. Esra hanımın yazdığı gibi çocuklar bu yaşlarda bir geçiş nesnesine ihtiyaç duyuyorlar (bu bazen battaniye, bazen ayıcık bazen annenin saçı ya da yanağı olabiliyor) ama bir yaştan sonra artık çocuğun büyümesine izin vermesi gerekmez mi annenin? Yine henüz kitabı okumadığım için sizin yazınızın yorumundan hareket edeceğim ama, “Oğul ihtiyaçlarını karşılayabiliyor, hayatını yaşayabiliyor ama annesinin saçına tutunabildiği sürece. Ta ki annesinin saçlarının yerine başka bir şey koyana kadar…” fikri de doğru geliyor mu size? ben bundan emin değilim ve sizin görüşleriniz çok değerli olmakla beraber ben bu kitaba bir çocuk psikologunun yorumunu da almayı çok isterdim.
Siz/bizler bu kitabın neresinde duruyoruz? “aferin anneciğe, ne güzel ömrünce oğlanı kendine öyle ya da böyle bağlı bir şekilde tuttu, oğlan da yerine başka bir şey koyana kadar anneye bağlı kaldı, sonrasında bile bağlı kaldı ama anlamadı” mı diyoruz, yoksa “keşke böyle bir ilişki olmasaydı da anne de oğlan da zamanla büyüyüp ayrı bireyler olarak yaşamayı öğrenselerdi” mi diyoruz? buna cevaplarınızı da merak ediyorum.
selamlar sevgiler

Reply

Yıldıray November 30, 2011 at 16:00

Tekrar merhaba,
Ben yazıyı yazarken de, yorumu yazarken de (her ne kadar duygularımı tam olarak gizleyemeyip “Oğul, ayıptır söylemesi, eşşek kadar olduğunda bile…” gibi ifadeler kullanmışsam da:) “iyi-kötü, doğru-yanlış” gibi yargılar koymaktan kaçındım. Hatta yazıyı oluşturmaya çalışırken böyle bir kitabın yazılmasının ve yayınlanmasının ne kadar gözüpek bir davranış olduğunu, kitabın hem metniyle hem görselleriyle avangart bir çalışma ve yerli çocuk edebiyatımız için hayli geniş bir adım olduğunu söylemek istedim ama kendimi tuttum. Bu davranışlarımın nedeni sizin gibi kitapta anlatılanları sorgulayabilecek ya da kitaba bakıp kendine ayna tutulmuş gibi hissedebilecek kişilere engel olmamaktı. Ben birçok annenin bu kitabı okuduktan sonra davranışlarını sorgulayacağını düşünüyorum; bu olasılığı önemsiyorum. Doğru bir ifade olmayabilir ama yazıyorum, bu kitapta bir tür anti-kahramanla karşı karşıyayız. İşin çocuklarla ilgili kısmına gelince; Tülin’in önceki kitaplarında olduğu gibi, bir kez daha özdeşlik kurma yoluyla çocukların kitaptan son derece olumlu sonuçlar çıkaraklarını sanıyorum. Sizin de dediğiniz gibi, çocuklar belli bir dönemde “geçiş / güvenlik nesnesine” ihtiyaç duyabiliyor. Bazı çocuklar bu “geçişi” uzatma eğiliminde olabiliyor. Çocukların bütün hayatı oyunmuş gibi görünse de, kendilerine has bir geçeklik algıları ve farkındalıkları (bu sözcükten hiç hoşlanmıyorum aslında) olduğunu gözlemliyorum. Dolayısıyla bu kitabı okumanın, geçiş dönemini uzatma eğiliminde olan çocukların da kendilerini, davranışlarını gözden geçirmelerine neden olacağını düşünüyorum. Kitap, görevi olmadığı halde, bir iletişim nesnesi olarak kullanılıp belli bir duruma, soruna temas edebilecek güce sahip bence. Monoloğumu özetleyecek olursam, Tülin kitabı cesurca yazarak, Mavibulut cesurca yayımlayarak sembiyozun tekerine çomak sokuyor.

Reply

senol December 1, 2011 at 10:24

Çok teşekkür ederim, bu cevabınız beni rahatlattı, aksini düşünmüyordum ama ağzınızdan duymak istedim şunları: “Ben birçok annenin bu kitabı okuduktan sonra davranışlarını sorgulayacağını düşünüyorum; bu olasılığı önemsiyorum. Doğru bir ifade olmayabilir ama yazıyorum, bu kitapta bir tür anti-kahramanla karşı karşıyayız…” ben de bu görüşteyim ve insanların bu kitabı okuyup “ya ne fedakar anne, budur işte, şahane” demesinden ürküyorum. umarım dediğiniz gibi bunu okuyup kendini sorgulayacak anneler çıkar. çocukların geçiş nesnelerini uaztıp hatta tüm ömürlerine yaymaları, “eşşek kadar adam” : ) olup hala anne kucağı aramaları çok üzüyor beni, ve ne yalan söyleyeyim olur da ben de oğlumla bu tür bir ilişki kuraraım diye ödüm patlıyor. Kitabın yazarı da sizin gibi baktıysa bu duruma ve onun da duruşu sizin tarafınızdaysa ne ala, ben de çok sevinir ve bu kitabı canı gönülden desteklerim.. : ) özgür anneler ve büyümüş çocuklar dileğimle BDK’yı sevgiyle kucaklıyorum.

esra December 2, 2011 at 09:23

Çocuklar okurken olayın abartısının farkında idiler ve heyecanla nerede ve nasıl biteceğini merak ettiler ..İlkokula kadar normal karşılasalarda lise ve ünv kısımlarında hepsi bir ağızdan hayretlerini ifade ettiler:) İlk okul 3. sınıf birde anasınıfı vardı okumamızda kitabın başlarında yüzlerindeki rahatlatma ve duygularının anlaşılabilir söze dökülmüş olması onların kitaba ilgisini dahada arttırdı.

esra November 30, 2011 at 09:48

Salı günleri 3. sınıf taki oğlumun okuma günleri var biliyorsunuz 3 erkek ve 1 kız okuduk kitabı aa birde benim küçük kızım erkek çocuklarının ilgisi çoktu hepsi resimleride konuyuda sevdi erkek çocuğunun anneye bağımlılığı nedense çocuklara çok ilginç geldi! Kızımsa yanağıma dokunmaktan hoşlanır uyurken kendiside kitap okurken eller yanaklarımda idi:)Çocukların duygularını anlamalarına aa bak bendede böyle oluyor bazen denmesine yardımcı olmuş gibi geldi bana:) Bizim kitabı seçme sebebiz zaten kitabı Deniz Üçbaşaran’ın resimlemiş olması:)

Reply

senol November 30, 2011 at 11:03

teşekkürler esra hanım, bu yorumunuz bana yakın ve anlamlı geldi. selamlar

Reply

Simla Sunay November 30, 2011 at 10:09

Hurrem ve Bir Tanecik Oğlum adlı kitaplar çocuk kitabı olarak üretilmiş olsalar da biz yetişkinlere daha çok şey söyledikleri açık ama bu onlar için “kesinlikle çocuk kitabı değildir” demek anlamına gelmiyor. Kitaplar hap değil ki bütününü yutsun çocuklar. Sezgiyle alıyorlar sanatçının vermek istediğini. Hurrem’in “bir padişah doğadostu olursa imparatorluk çöker ve belki de demokrasi doğar” iddiası, Bir Tanecik Oğlum’un “ebeveynlerin(önce anne sonra da çocuk baba olarak) kölelik hallerini” anlatması elbetteki en çok bizleri düşündürüyor. Çocukların aklında ise imgeler kalıyor, kediler, uzayıp giden saçlar… İki kitap da Bolonya Çocuk Kitapları Fuarı’nda bizi temsil edebilecek özgünlükte ve başarıda. Contemporary İstanbul’da Hurrem’in çizeri Ceren Oykut’un resimlerini göreniniz vardır. Diğer kitabın çizeri Deniz Üçbaşaran yarı soyut resimleri ile doğu resim sanatının rüzgarını sayfalarda estirmeyi başarmış ve bence öyküyü çok yükseklere taşımış. Nice böyle özgün çocuk kitaplarına diyelim!

Reply

esra November 30, 2011 at 11:50

Bu arada Simla Hanım geçen yıl okuldaki çocukların sizinle buluşmasını çocuklar hala anıyor. Sizin gelmenizden birkaç hafta sonra okul kütüphanesi için kitap şenliği yaptığımızda şenlikte atölye çalışması vardı çocuklar sevdikleri kitap kapaklarını çizdiler sizin Güneşten Sarı Baldan Tatlı’yı çizmişti çocuklar.

Reply

Sevda November 30, 2011 at 10:27

Banucum, 5 aylık kızım Yaz’a hangi kitapları tavsiye edersin? Artık yavaştan başlaylım. Okumayı sökünce de gelir görürsün:)))

Reply

cigdem karal November 30, 2011 at 10:37

süper.
kızını alıp Remzi ye gidecek olan anne Çiğdem.

Reply

senem temizcan November 30, 2011 at 10:55

Bu kitap geçen hafta elime ulaştı ve bir solukta okudum. Aynı senin gibi çizimler beni de çarptı Yıldıray, yazı mı daha önde, çizimler mi, bir türlü emin olamadım. Sonunda boğazımda minik bir yumruyla bitirdim kitabı ve böyle bir kitabı varettikleri için Tülin Kozikoğlu’na ve DenizÜçbaşaran’a minnet duydum. Ellerine ve yüreklerine sağlık. Simla Sunay’ın dediği gibi bu kitabın hem çocuklara, hem yetişkinlere çok şey katacağı kesin…

Reply

hayatmelodisi/gulin November 30, 2011 at 13:03

ne güzel anlatmışsınız..açıkçası kitabın ismini görünce önyargılı düşüncelerim vardı ama okudukça hepsi silindi bir bir..merak ettim..okunacaklar listeme aldım..çocuk olmaya gerek yok okumak için :) hem bazen içimizdeki çoçuğuda mutlu etmek gerek..

sevgiler..

Reply

Elif Ece Yürük Göksu November 30, 2011 at 16:31

Sabah bu yazıyı okuyunca, listemize ekledik, ve vakit kaybetmeden hemen öğlen aldık. Okuyunca yorum yazarım demek istiyorum ama, galiba biraz bekleyeceğim. Zira minik biricik oğlum 1 yaşında henüz! Ablamıza okusam, “Bir Tanecik Oğlum” adını duyunca çıkabilecek krizi düşünüyorum da…Yok yok en iyisi, azıcık sabretmek…:)
Bu arada kanımıza giriyorsun Dolap, her gün kitapçılardayız… :)

Reply

Simla Sunay December 1, 2011 at 10:55

Şenol Bey doğru bir noktaya değindi. Kitabın sonunda annenin bu köle haline bir eleştiri bekledim ama net bir eleştiri yoktu. İlk bakışta kitabı “kadın özgürlüğü” açısından sakıncalı buldum ama kitabın sonunda bu kölelik anneden oğula yani babaya yani kadından erkeğe geçti sorun ortadan kalktı ama hala içim rahat değildi. Elbette ki böyle bir ebeveyn çocuk ilişkisi hiç doğru değil hem çocuk hem anne açısından. İşin kötüsü Türkiye’de örneğini çok gördüğümüz bir anne-çocuk ilişkisiydi öyküde yer alan. Kölelik(saçı bir yer pranga gibi de düşünebiliriz) babaya geçince de bu sefer sanki olumlandı gibi geldi bana. Bu böyledir ve böyle gider gibi. Resimlerde anne mahsun çizilmemiş olsa bambaşka bir eser ile karşı karşıya kalırdık. Resimler bu öyküde çok kilit bir noktada. Bir sorunu ortaya çıkarmada tarafsız olup olmamak yazarın kendi tercihi diye düşünüyorum. Bence Tülin olası bir sorun varsa bunu keşfetmeyi okura bırakmış. Bir tartışma zemini yaratmış. Anne babalığı kutsamak istemiş de olabilir öyküsünde. Ancak bir çocuk kitabında bakın anneler babalar ne özverilerle büyütüyor bizi gibi bir söylemi de amaçlamış olamaz çünkü bu çocukları bağlamaz onlar hayata gelmeye kendileri karar vermedi yani ortada bir gasp yok! Kitaba bir başka sorunu da ortaya çıkarıyor artık büyümüş olan evlat ile anne ilişkisi… Yani şimdi annesi hastalandığında bu oğlan annesine yardım etmeyecek mi bir yandan saçları kendi evladına bağlı çünkü? Bütün bunlar (yeni)aile kavramını sorgulatan önemli unsurlar.

Not: Esra Hanım haberleriniz için çok teşekkürler.

Reply

senol December 2, 2011 at 10:11

merhaba simla hanım, önce ben erkek değilim onu belirteyim :) ben de bir anneyim, ismim doğal olarak sizi yanılttı : ) sanırım bu kitaba bu kadar hassasiyet göstermiş olmam da galiba kadın olmamdan. dediklerinize taaa içimden katıldığımı belirtmek istiyorum. kitabı bu iki gün içinde çalıştığım yer yakınında bulamadım. ama ısmarladım yarın gelecek diye umut ediyorum. beni de bu kitapta korkutan şey, annenin burada “ne fedakar ve masum ve “mahzun” tatlı annecik” şeklinde ortaya konmuş olmasıydı. şimdi siz de bu endişemi destekleyecek şeyler söylediniz. burayı ve sizleri çok meşgul ettim ama kitabı görünce gene yazacağım. bu konuyu çok ama çok önemsiyorum.
sevgiler herkese… (bu arada simla hanım diye hitap ettim.. siz hanımsınız değil mi? : )

Reply

Simla Sunay December 2, 2011 at 10:44

Sevgili Şenol Hanım, Yıldıray’ın çocuk kitaplarına ne kadar hassasiyet gösterdiğini göz önüne alırsak sizi erkek sanmamı mazur görebiliriz. Çok özür diliyorum sizden. Ben hanımım yani öyle görünüyor :=) Kitabı alıp okumanız artık bir zorunluluk gibi duruyor :) Bu tartışmaları her zaman yararlı buluyorum, yani meşgul etmeniz önemli bence. Ben de kitap üzerine daha çok düşündüm sayenizde. İyi oldu. Devam…

Reply

Fatoş December 2, 2011 at 00:24

Yazı kadar yorumlar da çok doyurucu olmuş. Bende merak ettim kitabı. Ama çocuklar için çok uygun mu emin olamadım gene de. Sanki büyükler için yazılmış bir çocuk kitabı gibi. Böyle bir kitap daha vardı. Vınnn. Alıp okumak lazım.

Reply

senol December 20, 2011 at 10:33

merhaba, kitabı sonunda okudum. ben yıldıray bey’in çok iyi niyetle yazdıklarını maalesef kitapta göremedim. bu kitap evet bir antikahraman yaratıyor, ama bence yazarı, yıldıray bey’in dediği gibi bu anne kişiliği üzerinde düşünmemizi sağlamayı amaçlamıyor, bu kitap o anne kişiliğine bir övgü gibi duruyor. kitap bence yıldıray bey sizin dediğiniz gibi “…sembiyozun tekerine çomak sokuyor.” değil. bence anne sürekli mahzun, fedakar ama kişiliksiz, kendi hayatı olmayan bir karakter olarak tanımlanmış burada. kendi hayatı olmadığı gibi oğlunun hayatını da sonuna kadar sahipleniyor. yazık bu oğlana dedim içimden hep. oğlu sevgilisine gitar çalarken gene saçlarını uzatması çok ürkütücü geldi, hele en sonda artık ona ihtiyaç kalmayınca oğlu ve ailesinin evinin üzerinde saçlarının bulut gibi gerilmesi daha da kötü, kabus gibi geldi. bu annenin geçiş nesnesini kendi varlığının sebebine dönüştürmesi sinirimi bozdu. keşke yazarın da benim gibi düşündüğüne inanabilseydim, tam tersi kitap bana yazar bu anneyi çok beğeniyor hissi verdi.
okuyan diğer annelerin de ve babaların ve ana-baba olmayanların da görüşlerini merak ediyorum. yazarsanız çok sevinirim.
selamlar sevgiler

Reply

senol December 20, 2011 at 10:36

önemli bir şeyi atladım: resimler sahiden harika! ama bana kalırsa deniz üçbaşaran da anneyi benim gibi algılamış : )

Reply

MehtapM January 11, 2012 at 16:17

Ne güzel atlatmışsınız yine teşekkürler. Tülin’cim seni de kutluyor ve tebrik ediyorum.

Reply

Leave a Comment

Yorumları takip et. Yorum bırakmadan da kayıt yapabilirsiniz. Kaydol!

Previous post:

Next post: