Hayatımın her döneminde kedilere (aslında sokakta karşıma çıkan tüm hayvanlara) ilgi duydum. Belli bir tarihe kadar daha çok karşılıklı saygıya dayanan, mesafeli; nasıl derler, düzeyli bir ilişkim oldu onlarla. Olmuştu, daha doğrusu. Banu sayesinde kedilerle eskisine göre hayli yüz göz olmuş durumdayım. Yok, sanmayın ki karşıma çıkan her kediyi kucağıma alıyorum, mıncıklayarak seviyorum. Tüm hayvanlarla ilişkimde samimiyetten önce saygı geliyor hâlâ. Sultan Süleyman bile Hurrem’e karşı koyamamış, oysa ben kendimi kaptırmıyorum.
Biliyorum, kafanız karıştı. Kendi kendinize, “’Muhteşem Yüzyıl’ dizisiyle kedilerin ne alakası var?” diye soruyorsunuz. Endişelenmeyin. Şu anda popüler kültürün etki alanında bulunuyorsunuz. Lütfen şimdi arkanıza yaslanın ve derin bir nefes alın. Sizden, Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlattığı halde içeriğini haremle sınırlı tutmayı başaran Muhteşem Yüzyıl dizisinin bir kurgu olduğunu; söz konusu filmde kullanılan kılık kıyafetlerin, aksesuarların, çalışma masalarının, alet edevatın, ilişkilerin, davranış biçimlerinin, ifadelerin falan filan tarihsel gerçeklik ve aslına uygunluk bağlamlarında değerlendirilmemesi gerektiğini; zira adı üstünde, bunun bir kurgu film olduğunu anımsamanızı istiyorum. Ha, bir de, ben her Hurrem dediğimde gözünüzün önüne gelen fotoğrafın sultanın değil, aslında dizinin oyuncusu Meryem Uzerli’ye ait olduğunu kabullenmenizi istiyorum. Tamam mı? Yaptınız mı? İyi. Şimdi beni takip edin lütfen.
Hurrem, bundan beş yüz yıl önce, İstanbul’un soğuk bir kış gecesinde, açlık ve susuzluktan altı canını bir duvar dibine bırakmış, burnuna uyarak saray mutfağına dalmış bir sarmandır. Hünkârın sofrasına gidecek kızarmış sülünün kokusu kılavuzudur. Sülün altın tepside bir vardır, bir yoktur. Eli pala, satır, kaşık, kepçe tutan herkes sarmanın peşine düşer. Mesele yalnızca bir arsızı terbiye etmek, ona gününü göstermek değildir; işin ucunda kelleler vardır. Lakin sarman, kader bu ya, altın sırmalı bir çift pabuca çarpana kadar kaçar. Ağzındaki sülün bir yana yuvarlanırken, yedinci canının peşindeki takipçileri zıngadanak donup kalırlar oldukları yerde. Altın sırmalı pabuçların sahibinin önünde herkes boynunu eğmiş yere bakarken, sarman miyavlayarak hünkârın gözlerinin içine bakar. Hünkâr, görenlerin kendilerini çimdiklemelerine neden olarak, ömrü hayatında ilk defa çömelir. Sarman, kafasını okşamak için uzanan o kutlu ele şöyle bir tıslar, sülüne yanaşır; derken kediliğini anımsar hünkârın eline yanaşır. Gıdısını o kutlu ele sürter, sülüne doğru gider, döner gıdısını sürter. Hünkâr sarmanı anlar, onu elleriyle besler sonra da kucağına alıp, “Senin adın Hurrem olsun,” der. İşte o sıska sarman saraya böyle girer. Herkesin kafası karışır. O vakitten sonra hünkârın elinden beslenen, kucağından inmeyen, hünkârla birlikte ava çıkan ve hatta divana bile katılan bu sarman in midir, cin midir? Hünkârın, özenle seçilen ve de süslenen cariyelere bile yüz vermeyip koynunda bu musibetle uyuduğunu öğrenen Valide Sultan, en nihayetinde
çaktırmadan gereğinin yapılmasını emreder. Görevlendirilen cellât, gece vakti Hurrem’in sekizinci canını kucakladığı gibi Belgrad ormanının yolunu tutar. Ne dersiniz, Hurrem bu badireyi de atlatır mı? Peki ya cihan padişahına ne olur Hurrem’den ayrı kalınca? Cihan padişahı olarak mülkünün (kaide ya da mabat da denebilir) üstünde oturup durur mu, yoksa başka bir şey mi yapar?
“Hurrem”, Barış Pirhasan tarafından yazılmış ve Ceren Oykut tarafından resimlendirilmiş uzun bir şiir aslında. Bu leziz çalışmayı kitap halinde bize sunan İletişim Yayınları. Kitabın editörü, daha önce birçok güzel kitapta karşılaştığımız Bahar Siber.
Bu kitabı elime aldığım ilk andan beridir bu kadar çok seviyor oluşumu nasıl açıklayabilirim acaba? Kitapla ilgili ilk izlenimimi Ceren Oykut’un çizimleri oluşturdu. Tarama ucuyla tek renk çalışılmış görseller kitabın künyesi, adresi gibi geliyor bana. Tanıdık taş duvarlar ve kiremit damlar, bildik kıyafetler ve ortamlar… Daha okumadan öykünün nerede geçtiğini anlıyorsunuz. Ceren Oykut, ara sıra karşımıza çıkan düzenlenmiş orantısızlıklarla ve herhangi bir bezemeymiş gibi görünen ayrıntılarla çizimlerindeki üçüncü boyuta birkaç katman daha eklemiş.
Barış Pirhasan, hiç zorlanmayan, tıkır tıkır akan uzun bir şiir biçiminde ve gülümsetmeyi de ihmal etmeden anlatıyor öyküyü. Sözcükleri öyle bir kullanıyor ki, bir flaşın çakması gibi hızlı bir hareketi zihninizdeki sinema perdesinde izleyiveriyorsunuz.
Sarı bir şimşek çaktı tepsinin üstünde Sülün! Kedi! Sülün!
Ben “hadem” ve “haşem” sözcükleriyle de bu kitapta tanıştım. Bizim evdeki Osmanlıca sözlüğe göre hadem “hademeler, hizmet edenler”, haşem “bir kimsenin adamları” demekmiş.
“Hurrem”, sözcüklerin kendilerine has lezzetlerini çocuklara tattırmak ve onları anlatma eyleminin sınırları üzerine düşündürmek için kullanılabilecek keyifli bir kitap.
Geçenlerde sohbet ederken Japon bir tanıdığım Japonya’daki kedilerin buradaki gibi “miyav” demediğini, daha doğrusu kedileri Türkiye’de “miyav” diye duyarken Japonya’da başka türlü duyduğunu ve ayrıca Japonya’daki kedilerin “pisi pisi,” diye çağırınca hiç aldırış etmediklerini söyledi. Barış Pirhasan da diyor ki:
Altın sırma pabuçlara sürte sürte kaldırıp başını Hem de ta gözünün içine bakarak Sultan’ın Hem de hiç utanmadan yabancı dilde (Anası karnında getirmişti onu uzak denizlerden) “Miyaavv!” diye seslendi ulu padişaha
Hamiş: “Hurrem”den radyo programımızda da söz ettik. Dinlemek için tıklayın.
Hurrem
Yazan: Barış Pirhasan
Resimleyen: Ceren Oykut
Yaş grubu: 9+
İletişim Yayınları, 48 sayfa, 2011, karton kapak
ISBN: 978-975-05-0960-5










{ 9 comments… read them below or add one }
Ellerinize sağlık. Resmen hayaller, imgeler uçuştu gözümde. Üstelik diziyi de takip etmiyorum ama Hürrem kızımızı gazetelerden biliyorum.
Geçmiş bayramınız mübartek olsun. Dalıyorum birazdan blog a.
Epeyidir uğramayan anne Çiğdem
Şahane bir yazı olmuş yahu. Çocuk kitapları ilgi alanıma çok girmemesine rağmen edinip, okumak istedim Hurrem’i. Hurrem’in bir kedi olması da bunda etmen elbette.
çok merak ettim bi kitabı..hikayeyi çok beğendim..keşke benim olsa..
Çok beğendim.
2 yaşındaki kızım kütüphanesinde bu kitabı görmekten çok mutlu olacak zira annesi gibi kedisever.
Altın sırma pabuçlara sürte sürte kaldırıp başını
Hem de ta gözünün içine bakarak Sultan’ın
Hem de hiç utanmadan yabancı dilde
“Miyaavv!” diye seslendi ulu padişaha
bu kitaba sahip olmak isterim, yeğenim için
umarım bize çıkar
Bana çıkmasını çok isterim
tanıtımını sitenizde görmüş ve çok merak etmiştim,çocuk kitabıda olsa edinmeliyim diye düşündüm,dün elime ulaştı,heyecanla okudum..kedi sever biri olarak iyiki okumuşum dedim,hikaye aslında bildik tarzda ilerliyor ama önemli olan buradaki baş kahramanın minicik bir kedi olması..severek okudum..şimdi sıra yeğenlerimde..onlarında beğeneceğini düşünüyorum..önce içinizdeki çocuk okusun,sonra çocuğunuz..mutlaka sevecektir..