Avanak Avni

Banu, “Kişisel Bir Yazı” yazdıktan sonra, ben, “Alis Masallarda” adlı kitap hakkındaki yazıma bu soruyla başlamıştım. Kesin bir yanıtım yoktu. Daha doğrusu, bu konuyu hiç düşünmemiştim. Bir yanıtım vardıysa da, ben bilmiyordum. Demek ki, düşünmenin zamanı gelmiş.

Kitaplarla ne zaman tanıştığımı, okumaya ne zaman başladığımı kesin olarak bilmiyorum. Okul öncesi anılarım daha çok resim defterleri ve boya kalemleriyle ilgilidir. Bana göre kitap var mıydı, vardıysa ben onları karıştırır mıydım, bana kitap okunur muydu, hiç anımsamıyorum. Masal anlatılıyordu ama, onu biliyorum.

Teknik olarak okumayı ilkokul birinci sınıfta söktüm. Öğretmenimiz bir pano hazırlamıştı. Panoda sınıftaki her öğrencinin bir fotoğrafı vardı. Okuma yazma çalışmalarında ilerledikçe, fotoğrafımızın etrafında birer birer taç yapraklar ekleniyordu. Nihayet okuma yazmayı söktüğümüzde, çiçeğimiz de tamamlanmış oluyordu. Benim çiçeğim nerdeyse geç açıyordu diye anımsıyorum. Belki de geç açmasından o kadar çok korkuyordum ki, bugün geç açtı diye anımsıyorum. Ne önemi varsa?

Cin Ali’nin kara gözlü kuzusunu hiçbir zaman unutmamışımdır. “Cinfili” diye resimli, küçük boy bir kitabım vardı. Çok sevmediğim halde, onu döndüre döndüre okuduğumu anımsıyorum. Tembel bir oğlanla anasının öyküsüydü galiba. Anası oğlandan bir baltaya sap olmasını mı istiyordu neydi? Keloğlan uyarlaması herhalde… Afacan Beşler, Gizli Yediler, Pal Sokağı Çocukları, Dünyanın Merkezine Seyahat, Dünyanın Ucundaki Fener ve ilkokul arkadaşım Batuhan’dan ödünç alarak okuduğum Şeytan Çekiçleri…

Okuma maceramın önemli yapı taşları arsında dilimden düşürmediğim, efsanevi Milliyet Çocuk dergileri, Teksas-Tommiks ciltleri ve Gırgır vardır. Gırgır’da anlatılanları çok anlamasam da, bizim evde cuma günlerinin en büyük curcunası olduğu için ben de okurdum. Avanak Avni ve En Kahraman Rıdvan tam dişime göreydi. Abimlerden kalma Teksas-Tommiks torbasında (büyük boy bir pazar torbasında dururlardı, nedenini bilmiyorum) Çelik Bilek, Yüzbaşı Tommiks, Zagor Tenay, Mandrake, Swing ve çok kıymetli Atlantis ciltleri vardı. Her birini defalarca okumuşumdur. Serinin tamamı olmadığı için sonunu okuyamadığım maceralara kim bilir kaç çeşit son uydurmuşumdur. Ve elbette bu “maceralara son uydurma” etkinliğinin figüranları evdeki tüm koltukların tüm minderlerinden başkası değildir. O minderler asla toz tutmamıştır. Milliyet Çocuk dergileriyse bambaşkadır! Taras Bulba’yla Milliyet Çocuk’taki çizgi romanı sayesinde tanıştım. Kral Arthur’un Sarayında Bir Amerikalı’yla da öyle! Güneş tutulmasını hesaplayıp canlı canlı yakılmaktan kurtulmak her babayiğidin harcı değildir. Palavracı Baron ve Pıtırcık, derginin daha çok yazılı, az resimli bölümlerinde çıkmıştı karşıma.

En Kahraman Rıdvan

İlkokuldan sonra, okumamız gereken ders kitabı sayısı hayli kabardı. Bir süre zorunlu olanlar dışında kitap okumadım. Sonra ne olduysa oldu, kudurmuş gibi okumaya başladım. On üç yaşımdaydım ve klasikleri birer ikişer günde devirmekle övünüyordum. Neyse ki, böyle salak salak övündüğüm bir gün akıllı bir arkadaşım bana “Eee, ne kaldı sende?” diye sordu. Durup düşündüğümü çok iyi anımsıyorum. Ne kalmıştı bende? Saymam mümkün değil. Zaten gereği de yok. O soru beni söz konusu kitapla ilgili sözlüye çekmek için değil, övünmemi yüzüme vurmak için sorulmuştu. Hemen olmasa da, zamanla işe yaradığını sanıyorum.

Ergenliğimin en kanlı dönemlerinde, ki benimkinin çoooook uzun sürdüğünden emin olabilirsiniz, gıdam kitaplardı. Bir ara şöyle bir düzenim vardı: Sabah saat 10 gibi kalkıp okumaya başlıyordum. Eğer sokağa çıkmak için geçerli bir nedenim yoksa sabah saat 6 gibi yatana kadar okuyordum. Sabah saat 10 gibi kalkıp okumaya başlıyordum. Eğer sokağa çıkmak için geçerli bir nedenim yoksa sabah saat 6 gibi yatana kadar okuyordum. Sabah saat 10 gibi…

Bugünkü halimi en yakından siz biliyorsunuz zaten. Bir çocuk kitapları bağımlısı olarak keyifle yaşıyorum.

Farkındayım, başta sorduğum soruya yanıt vermedim. Ben neden kitap okuyorum? Kitap okuyorum çünkü;

  • Işınlanmayı seviyorum.
  • Şahit yazılma korkusu olmadan olay izlemeyi seviyorum.
  • Dedikodu dinlemeye bayılıyorum.
  • Bilmediğim şeyleri seviyorum.
  • Bilmediğim şeyleri sevmek için önce onları fark etmem gerektiği gerçeğini seviyorum.
  • Sevdiğim bilmediğim şeylerin peşine düşmeyi seviyorum.
  • Yansımaları, gölgeleri, renklerin tonlarını seviyorum.
  • Dönüşümleri seviyorum.
  • Şaşırtılmayı, meraklandırılmayı, kendimi akıllı zannederken tuzağa düşürülmeyi seviyorum.
  • Olmadık işleri, gerçeğin dışını, bilincin altını, kişiliğin parçalarını, abuk sabuk şeyleri seviyorum.
  • Açı değiştirmeyi; bilardo tabirleriyle söylersek, bazen kalın, bazen ince görmeyi seviyorum.
  • Harfleri, sözcükleri, cümleleri ve hatta bilcümle imla işaretlerini seviyorum.
  • Sürekli kullandığım sözcüklerin her yeni sıralanışından bambaşka bir lezzet almayı seviyorum.
  • Benim gibi bir gevezenin söylemek için binlerce sözcük yakarak saatlerce konuşmasını gerektiren bir konunun pıt diye söyleniverdiğini görmeyi seviyorum.

Ne dersiniz? Saz âşıkları gibi atışmaya mı başladık Banu’yla?