Bazı kitapların kendine has bir kokusu oluyor. Matbaa kokusundan bahsetmiyorum, kitabın kendi kokusundan bahsediyorum. Hatta ağızda bıraktığı belli belirsiz bir tadı oluyor. Kitabın kendine ait bir hissi oluyor. Yazar bu hissi o kitabın neresine nasıl kodluyor, okur bu kodu nasıl algılıyor, bilmiyorum. Bildiğim, o kod o kitap dışında bir kitapla ilişkilendirilemiyor. Uzun lafın kısası, iyi bir masal anlatıcısıyla karşı karşıyayız.
Alkım Yaka’nın yazdığı “Sakız Cinleri” adlı masal, bisikletli bir gezginle açılıyor. Sonradan kendisine Gezenbey denilen bu bisikletli gezgin (kendisi benim dedem olsun istiyorum), gelmiş ve bir çam ağacının altında uykuya dalmış. Uyandığında, yıpranmış bisikleti pırıl pırılmış. Bu işin sırrını kısa zamanda öğrenen Gezenbey, sonradan Demirkazık diye anılan bu yere yerleşmiş ve çoluk çocuğa karışmış. Gezenbey, büyüdüklerinde gezgin olacaklarını umduğu için, doğan her çocuğuna bir bisiklet yapmış. Fakat çocukları Demirkazık’ta kalmayı yeğlemiş ve babalarından gördükleri gibi, doğan çocuklarına birer bisiklet yapmışlar. Böylece Demirkazıklılar’ın geleneği ortaya çıkmış: Demirkazık’ta her aile, daha kundaktayken çocuğunun bisikletini hazır edermiş. Evlendikleri zaman, çocukluk bisikletlerini bereket getirsin diye evlerinin damına dikerlermiş. Bazı aileler boylu poslu bir çocuk umdukları için kocaman bir bisiklet yaparmış ama çocuk ufak tefek olurmuş; bazı aileler uzun bir çocuk umarmış ama çocuk kısa olurmuş. Bu nedenle kimi tombul çocukların bisikleti narin, incecikmiş, kimi çok hareketli çocukların bisikleti fazlasıyla süslü püslüymüş. Tıpkı Fermuar’ın bisikleti gibi… Fermuar, babasının bisikletine taktığı ve çıkarmasına izin verilmeyen, her çalıya takılan süsler nedeniyle dilediği gibi gezemezmiş. Çocuklar okula bisikletle gider gelirlermiş, oyunlarını bisikletin üzerinde oynarlarmış. Akşam oldu mu, bisikletlerini o çamın altına koyarlarmış. Toz toprak içinde bıraktıkları bisikletler sabaha pırıl pırıl olurmuş. Meğer o çam ağacının kovuğunda yaşayan kırk sakız cini, hava karardı mı ağacın yüksek dallarından yıldız tozu toplar, bisikletleri bu tozla pırıl pırıl eder, bakımını yaparmış. Demirkazık sakinlerinin bundan haberi yokmuş. Sakız Cinleri kendilerini gizlerlermiş. Demirkazıklılar da, kendi yaptıkları bisikletlerin büyülü olduğuna inanır, övünürlermiş. Bir gün köye annesiyle birlikte Bucu adında bir kız taşınmış. Dışarıdan geldiği için, Bucu’nun bir bisikleti yokmuş. Okula bile yürüyerek gider gelirmiş. Diğer çocuklara uyum sağlamakta, onlarla oynamakta zorlanırmış. Okula yürüyerek gidip gelen Bucu’yu sakız cinleri hemen fark etmiş. Bisikletsiz bir çocuk gördükleri için çok şaşırmışlar. Sakız Cinleri, her gün Bucu’nun okula gidip gelişini izlemişler. O arada, Bucu’ya üzülen Fermuar’ın aklına damdaki bisikletler gelmiş.
Annesine sormuş ama kadıncağızın neredeyse kalbine iniyormuş. Fermuar lafı uzatmamış. Bir gün Bucu çok hastalanmış. Çocuklar Bucu’nun yokluğunu fark etseler bile kafalarına takmamışlar. Sakız Cinleri, durumu araştırması için kırkıncı cini kızın evine yollamışlar. Bucu’nun çok hasta olduğunu öğrenince, kırkıncı cin kendini kızın annesine göstermiş. Kadına ertesi sabah masada bulacağı çam sakızını kızına çiğnetmesini söylemiş. Ertesi sabahtan itibaren kadın her sabah masada bir çam sakızı bulmuş. Bucu bu sakızları çiğnemiş ve kırkıncı günde iyileşmiş. Yataktan çıkınca odanın ortasında gıcır gıcır bir tahta bisiklet bulmuş. Bu arada Demirkazık’ın çocukları çam ağacının başına toplanmış tartışıyormuş. Çünkü sabah geldiklerinde bisikletlerini her sabah buldukları gibi pırıl pırıl ve bakımlı bulamamışlar. Ayrıca çam ağacının durumu da hiç iyi değilmiş. Köyün bilgesi ağacın zamanla kendini toparlayacağını, ama bundan böyle herkesin kendi bisikletini kendisinin temizlemesi gerektiğini söylemiş. İşte o zaman çocuklar kendi bisikletleriyle ilgili gerçek düşüncelerini açıklamışlar. Kimi bisikletinin kendine göre büyüklüğünden, kimi hantallığından, kimi küçüklüğünden söz etmiş; kimi başka bisiklet isterken, bir çocuk bisiklete binmek istemediğini açıklamış. Böylece Fermuar bisikletindeki fazlalık süsleri sökmüş ve Gezenbey’den sonra Demirkazık’tan çıkan ilk gezgin olmuş.
Özetleyeyim derken, masalın tamamını anlatıverdim. Her zaman olduğu gibi, benim özetim özgün metnin yanında hayli kaba kalıyor. Ve evet, doğru tahmin ettiniz, bu oldukça uzun bir masal.
Alkım Yaka’nın anlatımındaki rahatlıktan çok hoşlandım. Hiçbir şey iddia etmiyor, hiçbir şeyi öne çıkarmıyor, hiçbir şey öğretmiyor; sadece masalını anlatıyor. Anlattığı masal bana Ursula K. Le Guin’i anımsattı. Sanki Alkım Yaka da Ursula K. Le Guin gibi, kadim lisanda anlatılan masalları dinlemiş. Eğer okuyucu bu masalın içinde dolanmak isterse, tüm kapılar sonuna kadar açık.
Ben masalın içinde dolanırken bir geleneğin doğuşuna ve töreye dönüşmesine tanık oldum. Gezenbey’in kendi gibi çocuklara sahip olma hevesi, babaların yeni doğmuş çocukları için bisiklet yapması geleneğini başlattı. Üstelik tüm babalar Gezenbey’in çıkış noktasına sadık kaldılar ve bisikletleri çocuklarına göre değil, sahip olmayı umdukları çocuğa göre yaptılar. Masaldaki babaların bu tutumu bana “Kahraman” adlı kitaptaki baba örneğini anımsattı. Bu geleneğin içine doğan çocuklar, bırakın gelişimini nasıl tamamlayacağı belli olmayan kundaktaki bebelere bisiklet yapmayı, kendilerine uygun olmayan bisiklet kullanmayı bile sorgulamadılar. Bu geleneğin bir töreye dönüştüğünü, Fermuar’ın annesinin tepkisinden anladım. Evlilik çağına gelenlerin bereket getirsin diye bir totem gibi dama dikilen bisikletlerinin dokunulmaz olduğunu gördüm. Erkek dayatmacılığıyla yaşatılan gelenek, kadın korumacılığıyla töre olmuştu. Damdaki bisikletlerden herhangi biri Fermuar’ın bisikletsiz arkadaşına verilemezdi, hatta bu, akla getirilemezdi bile. Üstelik uysa da, uymasa da, ailelerinin beklentisine göre biçimlenmiş birer bisiklete (uysa da, uymasa da birer yaşama) sahip olan çocuklar, bisikletlerini dönüştürmeyi, uygun olanla değiştirmeyi akıllarına bile getirmediler. Ta ki, o bisikletlerin bakımıyla (kendi yaşamlarının sorumluluğuyla) baş başa kalana kadar. Fermuar, babası tarafından uygun görülmüş ve rahat rahat bisiklet sürmesine engel olan süslerden kurtulmaya cesaret edemedi o zaman gelene kadar. Demek ki adının “Fermuar” olması boşuna değilmiş.
Alkım Yaka, karakteri için bu ismi bilerek mi seçti, bilmiyorum. “Fermuar”, isteklerini gerçekleştirmiyor ve rahatsızlıklarını içine atıp orada tutuyor, dışarı vurmuyor. Tam tersini istiyor aslında ama kendini açamıyor. Bu bakımdan, “Fermuar” isminin çok isabetli bir seçim olduğunu düşünüyorum. “Fermuar”, Fransızca “fermoir” sözcüğünün okunduğu gibi yazılmış hali ve anlamı iki dilde de aynı: Giysi, çanta vb. yerlerde kullanılan, karşılıklı dişler ve bunların üzerinde yürüyen kapatıcıdan oluşan düzenek. Sözcük, Fransızca “kapamak, kapatmak” anlamına gelen “fermer” fiiliyle aynı kökten geliyor. Fiil “se fermer” diye kullanılınca “kapanmak” anlamına geliyor.
“Sakız Cinleri” masalını ilk okuduğumda, “Sonu biraz aceleye gelmiş,” diye düşünmüştüm. Çünkü henüz masaldaki görevini pek anlamadığım, görevini tam bulamamış karakterler var. Örneğin, Şıkıdım, henüz masaldaki görevini kavramamış, biraz eğreti duran bir karakter. Ayrıca masalın Bucu hakkında mı, yoksa Fermuar hakkında mı olduğundan da emin olamadım. Eğer aynı anda ikisi hakkında bir masalsa, bu sefer de aralarındaki ilişkinin zayıf olduğunu, yeterince kesişmediklerini, çatışmadıklarını düşündüm. Aslında masal genel olarak paralel gelişim çizgilerine sahip karakterler içeriyor. Dolayısıyla masalda çatışan kimse yok. Olaylar topluca herkesin başına geliyor ve karakterler topluca dönüşüm geçiriyorlar. Fakat masalın sonunda sadece Bucu, Şıkıdım ve Fermuar hakkında bilgi edinebiliyoruz. Birkaç kere okuyunca, bu aksaklığın, masalın henüz yeterince anlatılmamış
olmasından kaynaklandığını anladım. Alkım Yaka, yazılı metin üretmenin azizliğiyle karşı karşıya kalmış, diye düşünüyorum.
“Sakız Cinleri” masalının resimlerini de Alkım Yaka yapmış. Bunlar benim alışık olduğum türde resimler değil. Öyle olduklarından değil ama bana biraz bulanık görünüyorlar. Daha doğrusu bir sis perdesinin arkasındaymış gibi bir halleri var. Belki de Alkım Yaka’nın masalını derlediği boyutla benim durduğum boyut arasındaki farktan kaynaklanıyordur bu durum. Sakın bu dediğimi olumsuz bir eleştiri sanmayın. Ben görsellerini masala çok yakıştırıyorum. Resimlerde de metindeki gibi kendine has bir lezzet var. İnsan sakız cinlerini ağzına atıp çiğnemek istiyor.
Belki en çok da metnin uzunluğu nedeniyle, Kök Yayıncılık kitabı 8+ yaş grubuna önermiş. Buna itiraz edecek değilim ama size bir önerim var: Okul öncesi çocuğunuz varsa, “Sakız Cinleri” masalını alın ve birkaç kez okuyun. Sonra çocuğunuza, ister resimlerini göstererek, ister göstermeden, masalı aklınızda nasıl kaldıysa öyle anlatın. Tıpkı ninelerimizin anlattığı gibi anlatın. Bakarsınız yıllar sonra, “Sakız Cinleri” masalının anlatıla anlatıla (çiğnene çiğnene) kavuştuğu hali tekrar dinleme olanağımız olur.
Hamiş: Masal baştan sona bisikletli olduğu için benim gönlümü zaten kazanmıştı. Umarım bu durum tarafsızlığımı bozmamıştır.
Bu kitapları da okumak isteyebilirsiniz:
- Canını En Çok Ne Yakar
- Kahraman
- Kim Korkar Kırmızı Başlıklı Kız’dan?
- Balık Çorbası
- Balina Süleyman’ın Dokuz Yüz Otuz Birinci Dünya Turu
Sakız Cinleri
Yazan ve resimleyen: Alkım Yaka
Yaş grubu: 8+
Kök Yayıncılık, 32 sayfa, 2011, karton kapak
ISBN: 978-975-499-579-4









{ 1 comment… read it below or add one }
27 yaşındayım kendim için iyi ki aldım:) Bisiklet seven,binen bir astronom olarak benim için değerli bir kitap oldu. Çok beğendim, bir çok konuyu içinde barındırıyor,çizimler renkler harika…