Siz Bir Ağaca Yakından Baktınız mı Hiç?

Adını anımsayamadığıma üzüldüğüm bir kitapta okumuştum: “Resim yapmak dünyaya daha yakından bakmayı sağlar.” Dünyaya daha yakından bakmak! Önce kendimize, içimize dönük gözlerimizi dışarıya çevirmek ve sonra kafamızı kaldırıp etrafımıza bakmak! Kim bilir neler görür insan? Büyüleyici!

Peki, ulu bir meşe ağacında yaşayan bir buçuk milimetre boyunda bir kişi olsaydınız neler görürdünüz? Nasıl bir dünyanız olurdu? Şimdi şapkanızı meşe masanıza koyun, sırtınızı meşe sandalyenize yaslayın ve gözünüzün önüne getirmeye çalışın. İşte Tobie Lolness, o meşede yaşayan milimetrik insanlardan biri… DEVAMI BURADA

Teneke Orman

1854 yılında, o zamanki ABD başkanı Franklin Pierce bir mektup yazarak Amerika’ya gelen beyaz göçmenler için Kızılderililerden toprak istemiş. Pierce, arsızlığı, düzenbazlığı öyle bir noktaya taşımış ki; mektubunda “isteği kabul edilecek olursa Kızılderililere rahatça yaşayacakları bir bölgenin verileceğini” bildirmiş! İşe bakın! Beyaz adam o hastalıklı zihniyetiyle gelmeden önce Kızılderili’nin binlerce yıl özgürce yaşadığı toprağı türlü katliamlarla istila edip sonra da bir parçasını Kızılderili’ye bahşeden büyük beyaz şef!

Kızılderililer adına Şef Seatlh (Seattle) uzun bir yanıt vermiş. Yanıtının bir yerinde diyor ki: DEVAMI BURADA

Yürüyen Köşk / Yürüyen Çınar

Yalova güzel bir yerdir. Banu’yla Cicoş’a giderken geçtikçe “Burada yaşasak nasıl olur acaba?” diye düşünmüşlüğümüz vardır. Çünkü doğanın kucağındadır Yalova. Bizim gibi iki bisikletli için enfes rotaları vardır. Yürüyüş için de öyle. Aynı zamanda dertlidir Yalova. Çünkü sanayi, paraya tapanların güç tutkusu Yalova’yı da büyük bir hızla, hem de yaşam pahasına kemirmektedir. Neyse ki buna göz yummaya hiç niyeti olmayan acar Yalovalılar kentlerini korumak için mücadele etmekteler.

Yalova’daki çevre mücadelesinin enfes bir simgesi vardır: Yürüyen Köşk. M. Kemal Atatürk, yatıyla giderken Yalova sahilinde bir çınar görmüş. DEVAMI BURADA

Türkiye’nin Ağaçları

Bostancı’da doğup büyüdüm. Ben çocukken Bostancı ağaç doluydu. Oturduğumuz sokaktaki az katlı binaların bahçelerinde ayva, çeşit çeşit erik, yenidünya, şeftali, elma, kiraz, vişne, dut, incir, armut, kayısı, nar, muşmula, hatta Trabzon hurması bile vardı. Fıstık çamı, kavak, keçiboynuzu, atkestanesi, cennet ağacı, çitlembik, defne… Ağaçların tepesinden inmez, öğle yemeği için eve gitmezdik. Onca meyveyi daha hamken yediğimiz için eve koşturduğumuz da olurdu. Bostancı’da kocaman bir armut bahçesi vardı. Sahibiyle defalarca karşılaştık ama asla tanışacak kadar zamanımız olmadı. Adamın geçim kaynağı bu armut bahçesiydi. Çocuk olduğumuz için her meyve ağacında hakkımız olduğunu düşünüyorduk. Dolayısıyla meyve yüklü her ağaca “dalmak” bizim öncelikli görevlerimizden biriydi. DEVAMI BURADA