Karbon Günlükleri

by BANU on 21/03/2011

Son günlerde kafam çok karışık. Aynı anda pek çok şeyi düşünüyorum. Kendimce yaptığım fedakârlıkların devede kulak kaldığını görüp öfkeleniyorum. Küçücük kişisel çabalarla toplamda çok büyük sonuçlar elde edilebileceğini görmeyenlere, GÖRMEK İSTEMEYENLERE o kadar kızgınım ki. Japon halkı on gündür cehennemi yaşıyor. Çok değil, kısa süre sonra hepimiz yaşayacağız o cehennemi. Biz yaşamasak da çocuklarımız muhakkak yaşayacak. Bu şekilde giderse…

Peki kim bunun sorumlusu? Yanıtı çok uzakta aramayın. Aynaya baktığınızda kimi görüyorsanız o sorumlu. Sizsiniz. Benim. Karşı komşum. Sokağımızı arabalarıyla tıkayan sürücüler. Rant uğruna, cebine üç beş kuruş girecek olanlar. İbrahim Tatlıses haberini nükleer santralden önemli gören gazete sahipleri. Tüp gazla nükleer santralin riskini bir tutanlar.

Dünya, son birkaç milyon yıldır, kusursuz bir yaşam döngüsüne sahip. Doğadaki her canlının her eylemi, bu büyük yapbozun kusursuz birer parçası. Ne yazık ki bu yapbozun içinde bir parça var ki, ne yaparsanız yapın bütünün içinde doğru yeri asla bulamıyor. Diğer parçalarla birleştirmeye çalıştığınız zaman, sık sık yapbozun bozulmasına neden oluyor. Tahmin ettiniz değil mi bu parçanın hangisi olduğunu? İnsan.

Hata nerede başladı bilemiyorum. Sanayi Devrimi ile birlikte mi? İnsan, tarihi boyunca hep doğa ile mücadele etti. Ama dananın kuyruğu sanırım Sanayi Devrimi ile birlikte tamamen koptu. İnsan doğaya karşı art arda “galibiyetler” kazandı. Doğayı boyunduruğu altına altı. Doğayı ezdi, köle etti, ona tecavüz etti. Doğa ise Zen’in kusursuz bir örneği oldu. Sabretti, sabretti… Ta ki 21. Yüzyıla kadar. Artık işler değişiyor. Doğanın pes ettiğini söyleyebilirsiniz. Doğanın artık isyan ettiğini de söyleyebilirsiniz. İkisi de doğru belki. Küresel ısınmayı doğanın can çekişmeleri olarak da tanımlayabiliriz; doğanın “İnsan, sunduğum olanakları kötü kullandın, artık verdiklerimi geri alıyorum,” uyarısı olarak da….

Küresel ısınmayı en basit şekliyle atmosfere salınan gazlarla sera etkisinin ortaya çıkması olarak tanımlayabiliriz. Sera gazları çeşitli yollarla ortaya çıkar: Kömür ve petrol gibi fosil yakıtlarla, motorlu taşıtların atıklarıyla, aşırı nüfus ve bu nüfun getirdiği aşırı tüketimin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan üretimle… Ormanların hızla yok edilmesi de bu duruma  tuz biber olur. Sera gazları atmosferde tutulur ve atmosferin, dolayısıyla yeryüzünün normalin üzerinde ısınmasına neden olur. Sonuç: Buzullar erir, çölleşme başlar, iklim kuşakları değişir, suların ve karaların ısınması pek çok canlının yaşam alanlarını değiştirmesine, daha da kötüsü nesillerinin tükenmesine neden olur. Yani doğal denge bozulur.

Şimdilik pek çok insan bu olanları, yakın gelecekte olabilecekleri görmüyor. Saci Lloyd ise kötü gidişatı görüp bir şeyler yapmaya çalışan nadir insalardan biri. Saci Lloyd “Karbon Günlükleri”nin yazarı. “Karbon Günlükleri”nin öyküsü 2015 yılında, İngiltere’de geçiyor. Günümüzden hepi topu dört yıl sonra, Dünya’nın durumu hiç de iyi değildir. Küresel ısınmanın kötü sonuçları yaşamı bugün olduğundan çok daha kötü etkilemeye başlamıştır. Geç de olsa kimi yaşamsal kararlar alınır. Bunlardan biri de İngiliz hükümetinin vatandaşlara dağıttığı karbon kartlarıdır. Hükümet karbon kullanımlarını %60 kısıtlama kararı alır ve kart sahibi her bireyin en fazla 200 puanlık karbon harcaması yapmasına izin verir. İnsanlar bu işi ilk başta pek ciddiye almazlar. Fakat zaman ilerledikçe, 200 puanlık karbon tüketiminin, alışık oldukları yaşam standartlarının çok çok aşağılara çekilmesi anlamına geldiğini kavrarlar.

Laura'nın karbon kartı.

Öykü, Laura adlı genç bir liselinin ağzından anlatılıyor. Daha doğrusu Laura’nın günlüğünü okuyoruz. “Karbon Günlükleri”nde hem Laura’nın yaşamındaki, hem de dünyadaki dönüşüme tanıklık ediyoruz. Laura bir yandan ergenlik dertleriyle boğuşurken, diğer yanda parçalanan ailesini yeniden birleştirmeye uğraşıyor. Kitabın (günlüğün) en beğendiğim yanlarından biri Laura’nın eklediği görsel malzemeler oldu. Çeşitli belgeler, notlar, resim ve çizimler öyküyü çok daha gerçekçi kılıyor. Hani şu yağmurlarıyla ünlü Londra’nın kuraklıkla karşı karşıya kaldığını hayal edebilir misiniz? “Karbon Günlükleri”ni okursanız hayal etmenize gerek kalmaz. Elektriğin, suyun ve ısınmanın olmadığı bir yaşam hayal edebilir misiniz? Ya da canınızın istediği her yere arabanızla gidemediğiniz bir yaşam? Düşünün ki bahçenizi bile sulamanız yasak. Tatil için başka bir ülkeye uçmanız yasak. “Karbon Günlükleri”ni okuyun. Unutmayın, varsayılan tarih sadece dört yıl sonrası.

“Karbon Günlükleri”nde olanlar başımıza gelebilir. 2015’ten belki daha önce, belki daha geç. Bunun olmamasını sağlamak bizim elimizde. Gezegenimizdeki karbon ayak izimizi küçültelim. Gereksinimlerimizi küçültelim. Verdiğimiz zararları küçültelim. Herkes ufacık bir şey yapsa dahi sonuç büyük olur. Güzel bir sonuç için çaba göstermeye değer. Tüm dünya nükleer felaketin eşiğindeyken, ülkeler santrallerini tek tek kapatma kararı alırken, nükleer santral için anlaşmalar yapılmasına göz yummayalım. Nükleer santrale karşı çıkmak bir insanlık görevi. Dünya alelade bir yer değil. Burası bizim evimiz. Daha da önemlisi burada sadece insanlar yaşamıyor.

  • Hamiş 1: Bugün Dünya Ormancılık Günü! Gidin, size en yakın seradan, fidanlıktan bir fide alın. Ne dersiniz? Ya da TEMA’yla görüşün.
  • Hamiş 2: 350 sayısının ne anlama geldiğini biliyor musunuz? 350, atmosferdeki karbon parçacık oranının üst sınırı. Atmosferdeki karbonun 350 birimin üzerine çıkması demek, iklim değişikliği demek; dünyanın büyük tehlike altında olması demek. Bu sayı, şu an 388’de! Ayrıntılı bilgi ve yapılabilecekler konusunda 350.org ve Küresel Eylem Grubu sitelerine bakmanızı öneririm.
  • Hamiş 3: Küresel ısınma ile ilgili daha fazla bilgi bu adreste.
  • Hamiş 4: “Türkiye nükleer istemiyor!” Destek için tıklayın.
  • Hamiş 5: 26 Mart Cumartesi günü 20.30 ile 21.30 arası “Dünya Saati” uygulaması var. Gezegenin gidişatı üzerine düşünmek için bir saatliğine elektriğinizi kapatın. Ayrıntılar Dünya Çevre Örgütü’nün Tükiye sayfasında ve Earth Hour resmi sitesinde

Bu kitaplar da ilginizi çekebilir:

Karbon Günlükleri
Özgün Adı: The Carbon Diaries 2015
Yazan ve resimleyen:Saci Lloyd
Çeviren: Nazan Özcan
Yaş grubu: 12+
Tudem,  376 sayfa, 2010, şömizli karton kapak
ISBN: 978-9944- 69-503-9

Share

{ 8 comments… read them below or add one }

Thalassapolis March 21, 2011 at 09:33

Ellerine sağlık Sevgili Banu benim de moralim bu nükleer santrali yüzünden o kadar bozuk ki… Öğrencilerim ile bu konuyu konuştuk geçen hafta, içlerinden bir iki tanesi üzülerek söylemeliyim bunu savunuyorlar. “Diğerleri yapıyor biz de yapalım hocam” dediler. Uzun bir süre bunun bir yarış olmadığından bahsettim. Ama nafile. Türkiye nükleer santral yaparsa güçlenirmiş ve bunu büyük devletler istemiyormuş. Komplo teorileri…
Daha da acı olan çok iyi tanıdığım Çevre Mühendisi bir hocanın da bunu savunması. “Geç bile kalmışız” Evet geç kaldık hayatın niye ağırdan alıyoruz ki hemen ölüverelim. Çernobil yüzünden Karadeniz bölgesinde kanser artışını nasıl görmezden gelirler.
Akkuyu’nun deprem geçmişi bile tam araştırılmamış. Antik metinlerde bilmekteyiz ki Doğu Akdeniz’de güçlü depremler oluyor. İskenderiye fenerinin böyle bir deprem sonucu tahrip olduğu tahmin edilmekte.
Biraz karışık oldu yorumum farkındayım ama kafam da karışık. Tek bildiğim nükleer enerjinin çok güzel alternatifleri olduğu. Türkiye termal suları, rüzgar ve güneş enerjisini kullanarak ihtiyacının üzerinde enerji üretebilecek potansiyele sahip. Üstelik maliyeti nükleer santralin maliyetinin altında. Uzun vadede nükleer santralin atıkları ve bakım masrafları bir yana sağlık ve çevre daha önemli değil mi?

Reply

MehtapM March 21, 2011 at 10:58

Sağolasın Banu, insanın yalnız olmadığını düşünmesi güzel. Cumartesi günü Sarp’ı da alıp gittik İstiklal Caddesi’ndeki eyleme. Güya Galatasaray’da toplanılacaktı, hepi topu 50 kişi belki, İstiklal’in kalabalığında yok gibi bir şey. Nasıl yani olduk karı-koca… Daha önce de 3. köprü eylemine götürmüştüm Sarp’ı, bu 2. başarısız eylem olacak onun için… O zaman Zeynep’de yanızmızdaydı ve “anne bu köprüyü kesin yaparlar, baksana kaç kişi geldi” diye 8 yaşındaki aklı ile milyonlanların tembelliğine noktayı koymuştu.
Aklımın köşesinde bir daha zor götürürüm artık Sarp’ı diyorum içimden… Neyse tünele doğru yürüyünce asıl grup ile karşılaştık çok şükür:) Gazetede 1000 kişi diyor, nedir ki 1000 kişi cumartesi kalabalığında… Hele ki Japon’yadaki durumun üstüne, ergenlik inadı ile “kazmayı vuracağız” diyen bir başbakan bile bize masal geliyor korkarım..
Velhasıl ben bu sabah pek umutsuzum…
Bu arada bu kitabı çocuklara okutmalı mıyız emin değilim… Haksızlık değil mi onlara, bu kadar endişeleri korkuları var zaten dünyanın gidişatı ile ilgili. Asıl okuması gereken bizler, biz yetişkinler değil miyiz? Bu pişmanlığı ilk kez bu yıl Momo’yu okuduğumda hissetmiş, bir kaç yıl önce Sarp’a ne akla hizmet okuttum bu kitabı demiştim… Hadi hadi zaman kazanalım diyen ben miyim o mu diye düşünmüştüm.
Sevgiler,
mehtap

Reply

love and smile March 21, 2011 at 14:13

İçim daralıyor.. içim şişiyor :(
Sizdenim ….

Reply

handan March 21, 2011 at 16:47

Çok güzel özetlemişsiniz, teşekkürler. Gençlerin çok ama çok bilgilenmesi bilinçlenmesi gereken bir konu.
Bu konuda kafalar çok karışık, işin içinde ideoloji de var zira. “İklim değişikliği” olmakta, buna kimse karşı çıkmıyor, çok belli ama bunu insan sanayi devrimi ile mi yaptı yoksa zaten olacak mıydı? Bu soruya yanıt dünyayı ikiye bölüyor. Şahsen ideolojik olarak da gidişata karşı olduğum, doğaya dönülmesi, az tüketilmesi, dengelerin korunması, kaynakların gereksinim dışında kullanılmaması yandaşı olduğum için insan etkisi ile olduğu yönündeki açıklamalar mantıklı geliyor. Yine de aktivist olamıyorum çünkü “swindle” diyenlerin de yani zaten insan bunları yapmasa da bu olacaktı diyenlerin de mantıklı açıklamaları var. Çok okumak, düşünmek, dinlemek, tartmak gerekiyor. Sonuçta hangisi olursa olsun, yarın bir gün “pardon, insan eliyle değilmiş” diye açıklansa bile bu benim az tüketmek ve bisiklete binmek ya da yürümek, çöpümü azaltmak, geri dönüşüm yapmak, doğadan kopmamak gibi isteklerimde ve daha az tüketime dayalı bir dünya hayalini kurmamda bir etki bırakmayacak, yine isteyeceğim.
Bu arada maalesef nükleer enerji yanılmıyorsam “küresel ısınma”ya neden olan faktörler arasında sayılmıyor, daha çok kömür, petrol kirletiyor. Ama bu benim nükleere karşı olmamı engellemiyor. Daha az tüketelim, güneş rüzgar kullanalım, biraz mum ışığında romantik yaşayalım ama nükleer gibi tehlikeli bir enerjiye de gereksinim duymayalım. “Küresel ısınma insan kaynaklıdır” ın aksini söyleyenlere yanıt verebilmek için onların ne dediğini de dinlemek faydalı, yoksa taraftar kavgasına dönüyor olay. Hele çocuk ve gençlere anlatabilmek için gerçekten diğer tarafın savlarını bilmek ve açıklamalarına hakim olmak çok iyi oluyor. Yoksa inanmıyor ve karşı aktivist olabiliyorlar ya da sağlam temele oturtmayıp sonra dönüyorlar, geçmişte bir çok akımda olduğu gibi.
Bu kitabı okumadan yorum yapmak istemiyorum, ama MehtapM’ye hak veriyorum, gençlerin içini çok karartmamaya, umutsuzluk oluşturmamaya çok çaba harcamak gerekiyor.

Reply

Evren March 21, 2011 at 21:42

Yapbozu bozan parça olarka tarihe geçiyoruz ha;)

Küresel ısınmanın insan kaynaklı olup olmadığından yüzde yüz emin olsak bile -ki bunu tartışmak bizi nereye götürür emin değilim- insanlar olarak yapmamız gereken çok şey var. Banu’nun dediği gibi, biz bu dünyadaki tek tür değiliz. Başka canlıların yaşam alanlarını istila etmeye, havalarını kirletmeye, doğal kaynaklarını tüketmeye, yaşam alanlarını çöplüğe çevirmeye hiç hakkımız yok. Kişilerin tek tek dikkat etmesi çok güzel bir şey ancak malesef yeterli değil. Bu endüstri ve tüketim kültürü devam ettikçe çevre ve doğal ‘kaynaklar’ bertaraf edilmeye devam edilecek. Ancak unutmamamız gerekir ki dünya bize ne sonsuz ‘kaynak’ sunuyor ne de sonsuz bir çöp tenekesi. Aslında kaynak lafı bile dünyaya bakış açımızı ortaya döküyor; pek ironik!

Çocuklarımıza kitabı okuturuz, biz okuruz, bunlar tartışılır; ama bence önemli olan dünyaya karşı holistik bir bakış açısı kazanmalarını sağlamak; Banu’nun altını çizdiği gibi, türcülükten uzak, yaşam merkezli bir bakış açısı. Tabii ki sadece insanların yaşamı değil, tüm canlıların yaşamı ve onların yaşam alanları: yeryüzü, gökyüzü, akarsular, yeraltı, tüm dünya ve hatta dünyanın parçası olduğu bütün…

Reply

BANU March 28, 2011 at 22:04

Thalassapolis, öğrencilerin bunu savunuyor olmasına hem şaşırdım, hem şaşırmadım. Türkiye’nin büyümek için bir tek nükleer santrale mi ihtiyacı kaldı? Ne komik. Ama çizilen resim bu. Bunu görmemizi, bunu kabul etmemizi, yapılan her şeyi sorgulamadan kanıksamamızı istiyorlar. Genç zihinler de kanıyor. Yeni nesil Çernobil’i bilmiyor bile. Oysa ben hatırlıyorum, bize okulda fındık dağıttıklarını. Televizyona bakanın çıkıp çay içtiğini. Şaka gibi ama gerçek. Türkiye böyle mi büyüyecek? Nükleer enerjinin pek çok alternatifi var, sen de saymışsın. Ama işe gelmeyen kısmı da burada. Bir rüzgar santrali kurduğunda, rant sağlanamıyor maalesef.

Mehtap, o gün çok istemem rağmen eyleme katılamadım. Benim beklediğimden de kalabalıktı. Umarım daha da artar bu sayı. Umarım bir yere varırız. Kötüye değil, iyiye gider her şey. Zeynep ve Sarp’ın yaşı bu kitap için belki biraz erken. Ama ilgilerini çekecek olursa, bırak okusunlar. Elbette asıl bizler okumalıyız. Bizler de değil, tüm gidişata at gözlüğüyle bakanlar okumalı. Ama gençler de okumalı. Dünya iyi bir yolda değil. Ama bu kitapla karamsarlığa bürüneceklerini sanmıyorum. Aksine, farkındalık kazandıracaktır bu tip kitaplar. Bir şeyler yapmak gerektiğini erkenden fark etmeleri iyi olmaz mı?

Reply

BANU March 28, 2011 at 22:18

Handan,
Ortalığı karıştıran da zaten bu ideolojik boyut. Yeryüzü ideolojiyle çözülür mü hiç? Burada yaşıyoruz işte, tüm canlılar birbirine muhtaç, ötesi var mı? Ama, yok, gör-mü-yor-lar! “Bunu insan sanayi devrimi ile mi yaptı yoksa zaten olacak mıydı?“nın sorusu bence kesinlikle “insan yaptı”dır. Zaten olacaktı açıklamasının dayanaklarını merak ettim ama. Karşı görüş konusunda önerebileceğin bir kaynak var mı?
Bu arada bir grup insan hayvanların da (özellikle sığır, inek vsçnin) küresel ısınma nedeni olduğu görüşünde. Ama bu hayvanlar fast food zincirleri için üretiliyor. Özellikle ABD’de alıp başını gitmiş, binlerce sığırlık sürüler var. Yani işin içinde yine “insani” talepler var. Bir ineğin bir günlük süt üretimi için 100 litre suya ihtiyaç duyduğu ve hamburgere dönüşecek bu hayvanları beslemek için yapılan tarım, nakliye için tüketilen yakıt vs. düşünülünce “hayvanlar”ın küresel ısınmaya etkileri de ciddi boyutlara çıkıyor. (“Yeryüzü” belgeselinde bu konu da ele alınmıştı yanlış hatırlamıyorsam.) Yani sanırım her şey gelip insanın aşırı tüketim çılgınlığında düğümleniyor. Umarım bu düğümü çözmeyi başarırız günün birinde.

Evren,
Tarihe gerçekten çok kötü geçtik. Ait olduğum türden utandığımı söylesem yalan olmaz. Diğer her şeyi (canlıları, dağı, taşı, suyu) tükettiğimizde bize ne kalacak? Kaynak meselesi gerçekten çok ironikmiş. Bu tüketme çılgınlığı ne zaman başladı? tarihin bir yerinde çok fena sapmışız yoldan. Bütünün parçası olmak… Ben bazen bu bütüne ait olmadığımıza cidden inanıyorum.

Reply

handan March 30, 2011 at 10:16

Ben de sanayi, tüketim ve insan etkisi olduğuna dair verileri mantıklı buluyorum. Zaten yaşam şeklim olarak da öyle olmasa bile hala o şekilde bir yaşamı desteklerim diyorum, başka nedenlerden de. Çocukluğumdan beri bu konulardan hiç haberi dahi olmayan ebeveynlerim sayesinde doğaya saygı ve sevgi, az tüketim, azla yetinme gibi temellerle büyüdüm, hiç dayatılmadan, hayat tarzı olarak. Rol modellerim çok harikaydı bu konuda. Çok yakınımda (iş, arkadaş çevresi, yeni yetişen yeğenler vs) bu tartışmaları duyduğum için bu kendi fikirlerimin aksine fikirlere kulak tıkamak yerine bilimsel olarak onların ne dediklerini de anlayıp daha güçlü ve inandırıcı açıklamalar yapmanın çok şey kazandıracağını düşünüyorum. Bu çevremde hayli eğitimli, duyarlı insalarda bile bu geçerli. Yetiştiğim ortamın bana kattığı belki bu çift bakış var hep, ve hep çevremde “biz buna inanıyoruz, diğeri zaten neden var ki?” tartışmaları birçok konuda var. Ben de hep daha bana mantıklı geleni özgürce seçip bunu temelleri olan bir şekilde anlatmak, onlara kızmamak, dışlamamak ve onları dinleyip bilimsel karşılıklar vermek için uğraşıyorum. Çevremdekiler değersiz, cahil değiller. Zekiler, eğitimliler ve düşünüyorlar. Dinlenmeyi hakediyorlar ve beni de dinlemeleri için onlara kızmamam, onları anlamam gerekiyor. Yoksa futbol taraftarları gibi oluyoruz, herkes kendi içinde debelenip bir diğerini dışlıyor ve sinirler geriliyor. Bizim sadece bizim gibi düşünenlere değil başka türlü de olsa düşünen herkese hitap edebilmemiz kazanç olacaktır.
Aksi düşünceler için bilimsel olduğu savunulan çok yazı var.
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Great_Global_Warming_Swindle
Üstelik tekrar belirtmek istiyorum, nükleer enerji küresel ısınma için tehdit olarak görülmüyor. Aslında tüketim karşıtı, doğa sever bakış açımızda nükleer enerjiye yer yok, doğal rüzgar ve güneş varken ve az harcamak varken niye olsun? Yani sadece “küresel ısınma” bakış açısı da bize yetmiyor.
Bu sayfayı bu kadar meşgul ettiğim için üzgünüm. Söylemek istediğim savunduğumuzun bilimsel detaylarına hakim olabilmek için, okuyalım, düşünelim, sorgulayalım, dışlamadan dinleyip yanıtlamaya çaba haracayalım ki daha yeşil ve temiz bir dünyamız olsun. Bunu kimse yapmıyor demiyorum, sadece yapmayanların çokluğundan dolayı bu konudaki fikrimi anlatmak istedim.

Reply

Leave a Comment

Yorumları takip et. Yorum bırakmadan da kayıt yapabilirsiniz. Kaydol!

Previous post:

Next post: