Az sonra söyleyeceklerime ya en başından itiraz edin, “Hayır, çok abartıyorsun, o kadar da değil!” deyin ya da sonsuza dek susun. Prens ve prenseslerin hüküm sürdüğü bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Nasıl mı? Artık herkes çocuğunu prens ya da prenses gibi yetiştiriyor da ondan (İtiraz etmek serbest.) Bana ister “Ukala,” deyin, ister “Çok biliyorsun, oturduğun yerden konuşmak kolay,” deyin. Ne çocuğum var, ne de çocuk yetiştirmişliğim. Belki biraz yeğenim Deniz’in büyüme sürecinden kendime pay çıkarabilirim, o kadar. (Zaten o da pek normal bir çocuk olmadı!) Anlayacağınız ben konunun uzmanı değilim. Sadece gözlemlediğim, karşılaşıp da hakkında fikir yürüttüğüm durumlar üzerinden konuşabilirim.

Gözlemlediğim şey şu: Yeni nesil ebeveynler işi biraz abartıyor gibi geliyor bana. Hepsi değil elbette; ama abartanların sayısı da az değil. Yanılıyorsam düzeltin, bana göre çoğu yeni ebeveyn “mükemmel çocuğun” peşinde. Ama mükemmel diye bir şey yok ki. Çocuklar her şeyi en ideal haliyle yapmazlar, yapamazlar. Biz yapabiliyor muyuz? Kim yapmış? Ne var ki, sokakta, çarşıda-pazarda, sinemada, kitapçıda vs. o kadar çok ebeveyn-çocuk diyaloguyla karşılaşıyorum ki. Bir yanda bir birey olarak var olmaya çabalayan çocuk, diğer yanda ona neyi, nasıl ve en doğru biçimde yapacağını söyleyen, hatta söylemekle kalmayıp onun yerine yapan ebeveyn… Bunda yanlış bir şeyler var. Çocuklara biraz haksızlık etmiyor muyuz?

Christine Naumann-Villemin de bu konuya benim gibi takmış olsa gerek ki ortaya “Şirin Yuvaya Gidiyor” adlı eğlenceli kitap çıkmış. Kitabın kahramanı Şirin, bir prenses. Öykü, Şirin’in ilk kez yuvaya gideceğini öğrenmemizle başlıyor. Kral ve Kraliçe Şirin’e okulun güzel taraflarını sayıp dökerler; ama küçük prenses okula anne babası olmadan gitmek istemez. O kadar diretir ki, sonunda kralla kraliçe prensesin “emrine” itaat etmek zorunda kalırlar.

Şirin daha en başından aslında bunun iyi bir fikir olmadığına karar verir. (onu sık sık surat asarken görürüz.) Okulda yapmaya çalıştığı her işte anne ve babası ondan önce gönüllü olur. Şirin’in başarıları abartılı tezahüratlarla bölünür; hataları düzeltilir; heves ettiği her şey kursağında bırakılır. Anne babası, Şirin’in arkadaşlarıyla oyunlarına bile karışır. Dedim ya, Şirin annesiyle babasının okula gelmelerinin iyi bir fikir olmadığına çoktan karar vermiştir. Şirin öykünün sonunda öğretmenine kararını açıklar:

“Öğretmenim, sanırım yarın onlarla gelmeyeceğim.

Atımı, deve kuşumu ve kangurumu getirsem daha iyi olacak.

Onlar çok daha uslu dururlar!”

Ben Şirin’in yerinde olmak istemezdim. Kim ister? Çocukların anne babalarıyla bir arada vakit geçirmeleri elbette doğal ve gerekli. Yetişkinlerin çocuklarını koruyup kollama güdüsüne de bir şey denilemez. Ama ne demişler: Her şeyin fazlası zarar. Christine Naumann-Villemin, bu hassas konuyu son derece keyifli ve esprili bir dille anlatmış. Kitabı okurken kendimi Şirin’in yerine koyup kızayım mı, tarafsız bir yerden bakıp ukalalık mı yapayım, yoksa kitabın sevimli resimlerine bakıp kıs kıs güleyim mi karar veremedim. Öykünün tatlı dili bir yana, resimler de son derece sevimli. Çizer Marianne Barcilon, yazarın anlattıklarını pek çok ayrıntıyla renklendirerek sunuyor okura.

“Şirin Yuvaya Gidiyor”, çocuklarla yetişkinlerin kesişen ve çatışan dünyasına güzel bir pencere açmış. Şirin ve ailesinin yaşadığı sorunları yaşayanlara ilaç olacak bir kitap bu. Bu kitapla gökten birkaç elma düşmüş:

Biri yuvaya yeni başlayacak ve anne babalarından ilk kez ayrılacak olan bızdıklara…
Diğeri yavrusundan belki de ilk kez ayrılacak olmanın yarattığı panikle boğuşan ebeveynlere…
ve üçüncü elma da çocukların da kendilerine ait bir yaşamları olduğunu unutan yetişkinlere…
Şirin Yuvaya Gidiyor
Özgün Adı: Elinor n’aime pas l’ecole
Yazan: Christine Naumann-Villemin
Resimleyen: Marianne Barcilon
Çeviren: Aslı Motchane
Yaş grubu: 4+
Kır Çiçeği yayınları, 2008, karton kapak, 30 sayfa
ISBN: 978-9944-701-11-2