Geçen hafta eve geldiğimde beni (ve elbette sevgili Dolap okurlarını) bir sürpriz bekliyordu. Yıldıray çıktığı kitap avından eve yepyeni bir kitapla dönmüştü. İpucu olarak “Julia Donaldson-Axel Scheffler” desem…

Evet, J.D-A.S. ikilisinin en son ürünü “Zogi”, Ağustos ayının başında, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından İngiltere’yle aynı anda basılmış. Bana da bu dumanı tüten kitabı okuyup incelemek kaldı.

Bu kez öykünün kahramanı bir ejderha… Zogi, anaokuluna giden bir ejderhadır. Anaokulunda bir ejderhanın bilmesi gereken ne varsa öğretilmektedir. Başarılı olan öğrencinin ödülü ise yakasına takacağı altın bir yıldızdır. Öğretmenleri Bayan Ejderha ilk yıl öğrencilere uçmayı öğretir. Onlara işin tekniğini öğrettikten sonra kendi başlarına çalışmalarını söyler. Zogi başlar fırıl fırıl uçup havada numaralar yapmaya. Ama sonunda bir ağaca çakılır. O sırada oradan geçen küçük bir kız, hemen çantasından ilk yardım malzemelerini çıkarıp, Zogi’nin yarasını bantlar ve ejderi uğurlar.

İkinci yılın dersi kükremektir. Öğretmen kükremenin esaslarını öğrettikten sonra, artık kendi başlarına çalışmalarını söyler. Zogi o kadar çok kükrer ki sesi kısılır. Küçük kız yine imdadına yetişir ve Zogi’ye çantasından bir pastil çıkarıp verir.

Üçüncü yıl ejderler alev püskürtmeyi öğrenirler. Zogi çalışmaya başlar ve sonunda kanadını tutuşturuverir. Çantalı kızımız yine ortaya çıkar ve yaralı kanadını sarar.

Dördüncü yıl sıra prenses kaçırmaya gelir. Zogi bu konuda epey uğraşır. Bu sahnenin resmi başına neler geldiğini gayet iyi gösteriyor: Kulenin tepesindeki bir adam Zogi’ye bir kova su boca ederken, muhafız da mızrağıyla iteler. Prensesin alt kat komşusu yaşlı nine Zogi’ye kepçeyle vururken, ninenin yanındaki çocuk da elma koçanı atar. (En altta Zogi’nin kuyruğunu ısıran ayıysa sanırım karmaşadan pay çıkarmaya çalışan bir uyanık!) Zogi asla altın yıldız sahibi olamayacağını düşünürken bizim meşhur çantalı kız yine sahneye çıkar ve adının Prenses İnci olduğunu söyleyip Zogi’ye kendisini kaçırabileceğini söyler. Böylece okula bir prensesle dönen Zogi altın yıldızı kapar.

Prenses İnci ejderhalarla iyi anlaşır; onlara bakar, yaralarını tedavi eder ve bir yıl daha geçer. Sıra gelir savaşmayı öğrenmeye… Ejderler kendi aralarında karşılaşma yaparken uzakta bir şövalye belirir. Cesur Prens adlı bu şövalye İnci’yi kurtarmaya gelmiştir. Zogi ile Prens karşı karşıya gelir; ama tam o sırada İnci ortaya atılır ve onlara savaşmamalarını söyler. Dünyada yeterince kesik, yanık ve yara vardır. Hem zaten o ne dönmek istiyordur, ne de prenses olmak. İnci’nin tek derdi doktor olup dertleri iyileştirmektir.

Ve en sevdiğim sahne: Prens miğferini çıkarıp “Ben de!” diye haykırır. (Miğferin altından çıkan uzun saçlar ve o dayanılmaz bıyık, çizerin Cesur Prens’i çizerken İlhan İrem’den esinlendiğini düşündürttü bana). Böylece her şey tatlıya bağlanır. Zogi uçan doktorların ambulansı olmaya karar verir. Öğretmen Zogi’yi seçtiği meslekten ötürü tebrik eder ve Prens’in atı ejderhaların yanında, onların evcil hayvanı olarak bakılmak üzere kalır. Prens ve Prenses, Zogi’nin sırtında ufka doğru uzaklaşır…

Ben “Zogi”yi okurken çok eğlendim. Bitirince de “Beğendim,” dedim. Yıldıray okudu ve bitirdiğinde “Her Julia Donaldson kitabını beğenmek zorunda değiliz. Çok da özel bir kitap değil,” dedi. Kitabı yeniden okudum. Yine beğendim. Sonra “Ben bu kitabı niye beğendim?” diye uzun uzun düşündüm. “Çocuk olsam Zogi’nin nesini severdim?” diye sordum. İşte yanıtlarım:

1) Bir kere metin yine oldukça melodik. O nedenle özellikle sesli okunduğunda çok hoş bir etki bırakıyor. Donaldson, diğer kitaplarında olduğu gibi “Zogi”de de tekrarlamalardan yararlanmış. Kitabı alıp okursanız, çantalı kızın Zogi’ye yaptığı her yardım önerisinden sonra ejderin “Ay, ne iyi fikir,” demesine güleceğinize eminim.

2) Axel Scheffler yine yapmış yapacağını ve harika sahneler çizmiş. Bir kere oldukça renkli. Renk renk ejderhaları görmek bile yeter. Sahnelerin her köşesi, sevimli ayrıntılarla dolu. Çok sayıda çiçek, böcek, kuş ve başka hayvan örneği görebilirsiniz.

3) Eğer okuduysanız, yazarın diğer kitaplarına yapılan göndermeler hoş birer sürpriz olarak çıkıyor karşınıza. Daha ilk sayfada Tostoraman’ı alt eden uyanık fareyi görüyoruz. Sonlara doğru ise, şövalyenin atının zırhında bir “Tostoraman amblemi” var.

4) Ejderha anaokulu fikri çok eğlenceli. Hem de bitmek bilmeyen, tam beş yıl süren bir anaokulu… (Anaokuluna giderken mızmızlanan ufaklıklara duyurulur.) Okulun sınıfı da, dersleri de sıra dışı… Ormanın ortasında bir sınıf, ağaç dallarına tutturulmuş bir kara tahta (ve dersten sıkılıp, bir kenarda toprağa resim çizerek zaman öldüren huysuz bir ejdercik), her biri bir yıl süren dersler…

5) Kitabın absürd yanı hoşuma gitti. Haydi ejderhalar okulunu geçtik diyelim. Dağda kırda bayırda, elinde ilk yardım çantasıyla gezen bir kıza ne demeli? Ben kendisiyle ilk karşılaştığım “Aa, delinin zoruna bak!” demiştim. Ama baktım ki, kız ısrarla oralarda gezinmeye devam ediyor. Bir süre sonra kızın yine çantayla belirivermesini bekler oldum. Tam kıza alışmışken bu kez saçlarını savurarak ortaya çıkan ve aslında şövalye değil doktor olmak istediğini haykıran bir prens öyküye dahil oldu. Bundan daha güzel bir absürdlük olabilir mi?

6) Bu kitaplarda zen felsefesinden izler bulduğumu söylesem abartmış olur muyum? Bana bunu düşündüren şey ederhaların ders yapma biçimleri oldu. Öğretmen bir ders veriyor; yöntemi gösteriyor; bunu tekrarladıklarında günün birinde bu konuda çok başarılı olacaklarına dair iki çift laf ediyor ve şimdi bir yıl boyuna bunu tekrarlamaları gerektiğini söylüyor. Bu ne büyük bir sabır eğitimi? Her şeyi hemen o an olmasını isteyen ufaklıklar ve hâlâ sabretmeyi öğrenememiş biz yetişkinler için güzel bir öğüt gizli burada.

7) Tabii öğüt demişken, alttan alta pekçok mesaj da yok değil. Bir konuda başarılı olmak için o konuda çok çalışmak gerektiği, bir amacının olması, yardımlaşma, yapmayı istediğin şeyi gerçekleştirmek için yılmadan mücadele etme, verilen kararları takdir etme…

Bugüne dek Julia Donaldson’dan pek çok kez söz ettik. Aynı şeyleri tekrarlamayacağım. Sadece internette rastladığım bir röportajda öğrendiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum. Julia Donaldson’ın ilk çocuğu ruhsal bir hastalıktan muzdaripmiş. Uzun yıllar süren tedavi işe yaramamış ve oğlu 2003 yılında, 25 yaşında yaşamına son vermiş. Bunu okuyunca çok şaşırdım, çocuğu intihar eden bir anne nasıl olur da böyle eğlenceli kitaplar yazar diye. Bu çok büyük bir güç. Belki de yaşadıklarının bu şekilde üstesinden gelmiştir. Zaten o da mesleğinin kendisini ayakta tuttuğunu söylemiş. “Değnek Adam” ve “Pırtık Tekir”de birinin kaybolması ve sonra bulunması temasını kullandığına dikat çeken yazar, bunun bir tür iyileşme yöntemi olduğunu düşünüyor. (Julia Donaldson ile The Guardian’da yapılan röportaj burada. )

Hamiş: Ben kitabı 3+ diye etiketledim. Yayınevi ise yaş belirtmemiş ve arka kapakta şöyle demiş: “Bu kitabı çocuğunuza 7 yaşına kadar siz okuyabilirsiniz. Çocuğunuz okumayı öğrendikten sonra kendisi okuyabilir.” Gerçekten de okumaya yeni başlayanlar için güzel bir başlangıç…

Zogi çalışmaya gitmiş tek başına.
Tüm kudretiyle püskürtmüş alevleri.
Ve fır dönmüş kutlamak için zaferini…
Ama birden tutuşuvermiş kanadının biri.
Tam o sırada küçük kız yine gelivermiş yanına:
“Ah minik ejder, yazık sana!
Haydi gel, güzel bir bandaj yapalım kanadına.”
“Ay, ne iyi bir fikir” demiş Zogi. Havalanmış uçmuş yeniden,
Bandajı sallanıp durmuş ardı sıra, mavi gökte fırr fırr diye dolanırken.

Bu kitaplar da ilginizi çekebilir:

Zogi
Özgün Adı: Zog
Yazan: Julia Donaldson
Resimleyen: Axel Scheffler
Çeviren: Ali Berktay
Yaş grubu: 3+
İş Bankası Kültür Yayınları, 2010, 32 sayfa, sert kapak
ISBN: 978-9944-88-861-5