Bizim sokakta iki sokak köpeği yaşıyordu. Biri beyaz, diğeri siyah… Sürekli birlikte gezerlerdi. Evden çıkıp caddeye inerken onlarla mutlaka karşılaşırdım. Ya dolaşıyor olurlardı ya da siyah bir köşede oturup dinlenirken beyaz da onun başında bekliyor olurdu. Siyahın bir sorunu olduğu belliydi. Geçen sene bir gün beyaz köpeğe rastladığımda yalnızdı. Sonra yine yalnız gördüm onu. Yine… Anladım ki siyah köpek artık yoktu. Onlar hakkında kafamda bir sürü hikaye uydururken siyahın yokluğunu fark etmek içimi cızlatmıştı. Kimbilir Beyaz neler hissetmişti. Beyaz artık fazla gezinmiyor. Aşağıdaki marketin önünde yatmayı tercih ediyor.

Köpeklerle ilgili yakın zamanda yaşadığım bir hikaye de geçen Critical Mass-İstanbul’da gerçekleşti. Bisikletliler tam Caddebostan Sahil’e çıkmıştı ki, kıyıdan siyah bir köpek bize doğru koşmaya başladı. Daha önce sahilde yine siyah bir köpek tarafından kovalandığım için ürktüm. Sonra bir baktım ki siyahın yanında sarı bir arkadaşı daha var ve aslında bize doğru koşmuyorlar, bizimle koşuyorlar. İki köpek uzun süre bizimle geldiler. Yukarı, Bağdat Caddesi’ne dönünce onlar da döndüler. Bağdat Caddesi’nde de epey bir süre yanımızdaydılar. Sonra kalabalıkta izlerini kaybettim. Ama birkaç gün önce, karşı apartmanın bahçesinden yine ikisini görünce, eski iki dostu görmüş gibi sevindim.

Hep derler ya, köpekler dost canlılardır. Sokakta onlarcası var. Hepsinin bir hikayesi var. Her birinin ayrı birer kişiliği var. Onlarla yollarımız zaman zaman kesişiyor. Bizse ortak bir yaşam paylaştığımız bu canlılara çou zaman yüz vermiyoruz. Sokak köpeği diye aşağılıyoruz. “Hoşt!” diye savuşturuyoruz ya da yanımıza yaklaşırsa,  ya saldıracağından korkuyor ya da bize dokunacak diye tiksiniyoruz. Halbuki o büyük olasılıkla sevgi istiyor. Tıpkı Piretorbası gibi…

Bir zamanlar adsız, evsiz ama bol piresi olan bir köpek varmış. Bu yalnız köpek şehirde yapayalnız bir yaşam sürdürür, çöplerden bir şeyler bulursa karnını doyururmuş. Zaman zaman “büyük yeşil yerde” başka köpeklerle karşılaşırmış. Diğer köpekleri insanlar gezdirirmiş. Adsız köpek diğer köpeklerle oyun oynamak istediğinde insanlar onu “piretorbası” ve “hoşt” sözleriyle kovalarmış. Günün birinde, yanındaki büyük insan meşgul olduğu için onunla oynayacak kimsesi olmayan yalnız bir çocukla adsızın yolu kesişmiş. Çocuğun attığı topun peşinden koşan bizim köpek, ilk kez topla oynamanın mutluluğunu tatmış. Çocukla köpek oynamaya başlamışlar. Ama büyük insan çocuğa köpeğe dokunmamasını, köpeğin çok pis göründüğünü söylemiş. Ne de olsa “yabancı köpeklere yaklaşmamak” gerekirmiş. Adı Deniz olan çocuk bu köpeği sevmiş. O hem küçükmüş, hem de Deniz’e sevgi gösteriyormuş. Sonraki günlerde de oynamışlar ve arkadaş olmuşlar. Bir gün çocuk köpeğin yanına keyifsiz gelmiş. Ona taşınacaklarını söylemiş; artık oyun oynayamayacaklarmış. Vedalaşmışlar. Fakat adsız köpek oğlanın peşinden gitmiş. Gece köpeğin aşağıda onu beklediğini gören çocuk onu arkada bırakamayacağını düşünmüş ve valizini topladığı gibi köpeğin yanına inmiş. Köpek çocuğun karanlıkta dışarıda olmasından endişe duymuş. Onun büyük insanlarle evde, güvende olması gerektiğini düşündüğü için çocuk onu ne kadar çekiştirse de gitmemiş ve sonunda o kadar havlamış ki, ortalık ayağa kalkmış. Sesi duyan büyük insanlar çocukla birlikte köpeği de eve almışlar. “Bu pire torbası bu gece burada uyuyabilir. Bunu hak etti,” demişler. Ertesi gün insanlaın eşyaları kamyona yüklenmiş. Baba piretorbasına da seslenerek onun da geleceğini söylemiş. Böylece isimsiz köpek kendine bir ev bulmuş. Pireleri kovulmuş, yıkanmş ve yeni evine yerleşmiş. Geriye ona bir isim bulmak kalmış. O da bulunmuş: Piretorbası.

“Piretorbası” sayfaları arasında iki ayrı öyküyü barındırıyor: Köpeğin hikayesi ve Deniz’in hikayesi. Her ikisinin de ortak noktası yalnızlık ve bir biçimde ilgiye ihtiyaçlarının olması. Piretorbası’nın durumu çok daha açık. O sokakta yalnız yaşayan ve hayatta kalmaya çalışan bir küçük köpek. Deniz ise resimlerden anlayacağımız gibi, yeni doğan kardeşi yüzünden yalnızlık çekiyor. Aiesinin onunla ilgilenmediğini, onunla geçirecek zamanı olmadığını ve kendisiyle artık ilgilenilmediğini düşünüyor. Sonunda da ona ilgi gösteren tek kişi olan Piretorbası’yla gitmeye karar veriyor. Pireotbası’nın sağduyusu sayesinde başına bir şey gelmeden evine dönüyor. Ailenin de Piretorbası’na karşı sağduyulu davrandığını söylemeliyim. Köpeğin yaptığı iş sayesinde onu evlerine kabul ediyor ve ailenin bir parçası yapıyorlar.

“Piretorbası” insanın sokak hayvanlarına bakışını değiştirecek güçte bir kitap. Onların da tıpkı bizler gibi arkadaş edinme, ilgi ve sevgi görme ihtiyacı içinde olduğunu, hayvanların da duygularının olduğunu ve onların da tıpkı bizim gibi hayatta kalma mücadelesi verdiğini gösteriyor bu kitap. Olaylara bir köpeğin bakış açısından bakmak, dünyayı onun algısıyla tanımak keyif verici. Böylece trene “gürültü çıkaran mavi şey”, parkı “büyük yeşil yer”, çiçekleri “pembe şeyler” olarak tanımlayabiliyorsunuz. Bir yandan da sokaktaki her hayvana dokunmamak gerektiği, canı oyun oynamak istemiyorsa bize kötü davranabileceği mesajı ve uyarısını da veriyor. Ama bütüne baktığımızda, bu kitap çocuklara hayvan sevgisi aşılamak için çok değerli bir kaynak bence.

Kitabın yazarı Helen Stephens, aynı zamanda çizeri de… Resimler gerçekten metin kadar sade ve yumuşak. Bunda çini ve suluboya tekniklerini kullanmış olmasının büyük rolü var. Özellikle park gibi geniş planlarda oldukça yalın bir anlatım kullanmış. Suluboyayla yapılmış geniş renk lekeleri ve siluetleri belirtmek için birkaç çizgi, o kadar… Ama iş Piretorbası ve Deniz’e geldiğinde ayrıntılar artıyor. Böylece yalın bir fonun önünde onlar hep öne çıkıyorlar. Sözlerle anlatılan birçok bölüm, resimlerle anlam kazanıyor. Çocukla köpeğin oyun oynadığı söylenirken resimde onların ne tür oyunlar oynadığını ve en önemlisi ne kadar eğlendiklerini ayrıntılı biçimde görebiliyoruz. Resimlerde genelde suluboyanın pastel tonları kullanılmış. Mutlu anlar olabildiğince renkli anlatılırken, çocuğun köpekten ayrılmak zorunda kaldığı yerde renk bir anda sepya ve siyaha; gece evden kaçma girişiminde bulunduğunda da gecenin koyu mavisine dönmüş. Böylece kitabın duygusal iniş çıkışları renkle bir güzel vurgulanmış.

Gerçek piretorbası Flynn

Kitabın en güzel yanıysa, Piretorbası’nın gerçek bir karakter olması. Yazarın Battersea Köpek Barınağı’nda rastladığı Piretorbası’nın gerçek adı Fynn’miş ve daha da güzel olan şey onun bir yuva bulmuş olması. Helen Stephens, yandaki çizimi yaparken, Fynn de (ya da Piretorbası), ailesinin onu almasını bekliyormuş. Helen Stephens “Piretorbası”nı Battersea Köpek Barınağı’ndaki bütün köpeklere ithaf etmiş. Bu arada kitabın çeşitli ödüller kazandığını da ekleyeyim.

Gelelim benim “Piretorbası” ile nasıl tanıştığıma… Bu kitaptan Bir Dolap Kitap’ın sadık izleyicilerinden Umur sayesinde haberdar oldum. Favori kitabı olan “Piretorbası”na blogunda yer vermiş. Yazısının sonunda da ilk kez, bir kitabı bizden önce yazabildiğini söylüyor. İyi ki de öyle yapmış. Çünkü piyasada o kadar çok kitap var ve her ay bunlara o kada çok yeni kitap ekleniyor ki, pek çoğu gözümüzden kaçıyor. Umur sayesinde “Piretorbası”nı tanımış olmaktan mutluyuz. Yeni kitap önerilerinize de açığız. Hepinize hayvan sevgisi ve kitap dolu günler…

Piretorbası
Özgün Adı: Fleabag
Yazan ve Resimleyen: Helen Stephens
Çeviren: Nevin Avan Özdemir
Yaş grubu: 2+
İş Bankası Kültür Yayınları, 2008, 32 sayfa
ISBN: 978-9944-88-201-9