“Kral ve Hortlak” adlı kitabında Heinrich Zimmer “Conn-eda” adlı prensin öyküsünden söz eder. Conn-eda, ideal kralla ideal kraliçenin çocuğudur. Dolayısıyla, tüm ideal özelliklere sahiptir. Conn-eda, ideal bir eğitim alır. Lakin tüm bu ideal özellikler kral olması için yeterli değildir. Zira, Zimmer’in ifadesiyle, “hiç kimse (en başta Conn-eda) farkında olmasa da Conn-eda henüz bu görev için uygun değildir; gençliğin erdemleri bakımından eksiksiz olsa da, ülkesinin ve dünyanın her yanında –insan doğasında ve aynı zamanda kozmosun, insan-altı ve elementlere ilişkin kuvvetlerinde- var olan kötülük olasılıklarından hâlâ habersizdir. Delikanlının doğasının saflığı ve aydınlığı, varoluşun herhangi bir karanlık güdüsünün onun yüreğine bulaşmasına izin vermemiştir… Dolayısıyla kusursuz bir kral olmak için kendisini tamamlaması ve kendini tamamlamak için de bizzat kendi kişiliğine ters ve düşman olan gerçeklikle yüzleşmesi ve onunla bütünleşmesi gerekir.”* Bu nedenle Conn-eda, dış güçlerin zorlaması sonucu ülkesini –o güne kadar güven içinde yaşadığı, tanıdık, sıradan dünyasını- terk ederek bir yolculuğa çıkar.

Joseph Campbell, dünyanın farklı kültürlerinden toplanmış mitler, masallar üzerine yaptığı uzun çalışmaların sonunda, bazı çağdaş kentli insanların rüyalarından da örnekler vererek, anlatılan tüm hikayelerin bir nedenle çıkılan bir yolculuğa dair olduğu görüşünü ortaya koyar. Tıpkı Conn-eda’nın hikayesindeki gibi… Zaten çalışmalarını anlattığı kitaba da “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adını vermiştir. Kitabında görüşünü şöyle ifade eder: “Bir kahraman olağan dünyadan doğaüstü tuhaflıkların bölgesine doğru ilerler: Burada masalsı güçlerle karşılaşılır ve kesin bir zafer kazanılır: Kahraman bu gizemli maceradan benzerleri üzerinde üstünlük sağlayan bir güçle geri döner.” **

Kadim kültürlerin bilge anlatıcılarıysa bu meselelerle ilgilenmek yerine doğrudan öykülerini anlatırlar. Bizlerden birileri de bu öyküler daha çok kişiye ulaşsın diye uğraşır, kitaplar hazırlar. İşte bu kitaplardan biri de, öyküsü bir Etiyopya halk masalından devşirilmiş olan “Kahraman” adlı kitaptır.

Kahraman, mükemmel bir avcı ve cesur bir savaşçı olan güçlü bir kralın oğlu olarak dünyaya gelir. Kral babası, kendine çekmesini umarak oğluna “Kahraman” adını uygun görmüştür. Kahraman, cana yakın, iyi kalpli ve zekidir. Bilge kişilerden türlü türlü konularda dersler alır. Gelin görün ki, avlanmaktan nefret eder, vahşi hayvanlardan ödü kopar ve mızrağın adı geçse korkudan titremeye başlar. Kahraman yemek pişirsin, kitap okusun, ut çalsın… Kral, yaşlandıkça bu durumdan daha fazla rahatsız olur. Tahtı böyle bir oğula bırakamayacağını düşünmektedir. Günün birinde, Kahraman gerçek bir erkek olsun diye bir av düzenler. Kahraman her türlü hastalık numarasını dener ama doktorları kandıramaz. Ava çıkılır. Avcılar iz sürerek araziye yayılırken Kahraman börtü böceğe, kuşa çiçeğe bakınır. Mızrağıyla bir sincabı bir çukurdan kurtarır. Hava kararmaya başlarken kaybolduğunu anlar. İyice korkmaya başlayan Kahraman, uyumak için bir ağacın dalına tırmanır. Uyurken kayar ve ağacın altındaki kocaman, tüylü bir yaratığın üstüne düşer. Yaratık telaşa kapılır ve sırtında korkudan “Ay! Ay! Ay!” diye bağıran bizim Kahraman varken bir koşu tutturur. Canavar sabaha kadar durmaz, sonunda komşu ülkenin sarayı önünde, sırtında Kahraman’la bayılır kalır. Manzarayı gören kral ve kızı çok şaşırırlar. Açıkgöz prenses olanları kavrar ve Kahraman’ı saraya davet eder. Cesur kişilerden hoşlanan kral babasının karşısında nasıl davranması gerektiğini de açıklamayı unutmaz. Kral bu cesur gençten pek hoşlanır. Kısa zaman sonra iki genç evlenmeye karar verirler. Düğün hazırlıkları sürerken, vahşi bir aslanın bir köye saldırdığı haberi gelir. Kral düğünü erteler ve cesaretine çok güvendiği Kahraman’ı bu işi halletmekle görevlendirir. Kahraman, babasına yutturamadığı hastalık numaralarını müstakbel kayınpederine hiç yutturamayacağını bildiği için ne yağacağını şaşırır. Sevdiceği için pek kaygılanan prenses duruma el koyar. Bir uyku iksiri hazırlar ve nişanlısına bol bol içirir. Böylece Kahraman ata bindiğini bile zor fark eder. Şuruptan bir şişe de atın eyer çantasına koyan prenses Kahraman’ı uğurlar. Uyuklayarak yol alan kahramanımız, ormanın bir yerinde atından düşer. Düşerken çantadaki uyku iksiri şişesini de düşürüp kırar. Az sonra, iksirin ballı kokusuna kapılan korkunç bir aslan gelir. Aslan etrafa saçılmış iksiri bir güzel yalar, sonra da prensin yanında sızıp kalır. Saatler sonra, Kahraman uyanır. İksirin verdiği sersemlik sürdüğünden, aslanı atı zanneder ve sırtına atlar. Aslan korkuyla uykusundan uyanır ve sırtında korkudan “Ay! Ay! Ay!” diye bağıran kahraman olduğu halde koşmaya başlar. Nihayetinde aslan yakalanır, Kahraman’ın kahramanlığı pekişir. Düğünden sonra bir gün, düşmanların saldırıya geçtiği haberi gelir. Kral hemen Kahraman’ı çağırır. Kahraman, savaş fikri karşısında korkudan donup kalır. Durumu fark eden eşi prenses hemen işi ele alır. Adamlarına Kahraman’ı atına bindirip bağlamalarını söyler. Orduya da komutanlarını izlemelerini emreder. Korkudan “Ay! Ay! Ay!” diye bağıran Kahraman askerlere örnek olur. Tüm ordu “Ay! Ay! Ay!” diye bağırarak düşmanın üstüne yürür. Kahraman, koşturan atının üstünden düşman mızraklarını görünce kurtulmak için bir ağaca tutunur. Ağaç kökünden sökülür. Kahraman daha büyük bir ağaca tutulur ama o da kökünden sökülür. Düşman, “Ay! Ay! Ay!” diye bağıran ve ağaçları kökleyerek üstüne gelen orduyu görünce tabanları yağlar. Böylece bizim Kahraman ülkenin en büyük kahramanı olur. Tahtı devraldığı gün eline bir daha mızrak almayacağını bildirir. O günden sonra Kahraman’ın krallığında mutluluk içinde yaşanır.

Ben öyküye bayıldım. Öykü, Zimmer ve Campbell’in görüşlerine uygun olarak, Kahraman’ın bir yolculuğa çıkarak kaçındığı/tanımadığı şeylerle yüzleşmek zorunda kalmasını anlatırken, cesaret ve kahramanlık kavramlarımızla da ince ince alay ediyor. Öykünün bu alaycı tavrının, özellikle bizimki gibi erkek doğan çocukların erkek oldukları halde erkek olsunlar diye her gün yeniden eğitildikleri ve belli bir olgunluk düzeyine ulaşınca da erkekliklerinin her gün sınandığı toplumlar için zihin açıcı olduğunu düşünüyorum.

Öykünün bir başka dikkat çekici yönü, yazımızın adına da neden olan, Kahraman’ın ve prensesin babalarının durumudur. Kahraman’ın babası, adeta bir marangoza sipariş vermenin rahatlığı ve doğallığı içinde çocuğunun nasıl bir kimse olacağını kararlaştırıyor ve sözcüklerin tılsımlı güçlerine olan inancından olsa gerek, oğluna Kahraman adını veriyor. Sonra da oturup dertleniyor, bu benim istediğim modelden değil diye… Prensesin babasının durumu biraz daha iyi görünüyor. Prensesin çabaları ve prensin mitolojik talihi sayesinde kızı için kralca kafasındaki kalıba uygun en hayırlı damadı seçtiğini zannediyor ve işin aslını hiç fark etmiyor. Bunlar size tanıdık geliyor mu?

Öykü güldürü unsurlarını da ihmal etmiyor. Özellikle Kahraman’ın uyumak için çıktığı ağaç dalından koca bir sırtlanın üstüne düştüğü sahne, bu öykünün anlatıldığı özgün kültürün becerikli mensuplarını bizden daha çok güldürüyordur sanırım. Söz buraya gelmişken, bugüne kadar düşene gülmeyen insan tanımadığımı da eklemek isterim. Neden acaba?

Son olarak, bu öykünün çizdiği çembere değinmek istiyorum. Öykünün başında Kahraman’ın silahlardan hoşlanmayan, avlanmaktan tiksinen, savaştan korkan ve tüm bunlardan uzak durmak isteyen bir kişi olduğunu öğreniyoruz. Öykünün sonunda Kahraman’ın kral olur olmaz silahları, avı ve savaşı yaşamından çıkardığını ve mutluluk içinde yaşadığını okuyoruz. Yani Kahraman öykü boyunca 360°’yi tamamlıyor ve tam bir çember çiziyor, başladığı yere dönüyor ve kendisi oluyor. Öykünün asıl meselesi de zaten bu yola çıkış anından geri dönüş anına kadar geçen sürede olup bitenler. Kahraman, olduğu kişi, yani kendisi olabilmek için, tıpkı Conn-eda gibi, sahip olduğu tüm özelliklerin, meziyetlerin, görüşlerin tersini yaşamak zorunda kalıyor. Avdan, savaştan ve silahlardan uzak durmaya çalışan Kahraman önce bir sırtlanın, ardından korkunç bir aslanın sırtına biniyor, son olarak bir ordu dolusu mızraklı adamın karşısına çıkıyor. Tüm bunları başarıyla atlattıktan sonra kral oluyor. Yani sınavları başarıyla geçip erk sahibi oluyor ve böylece, moda deyimle, kendini gerçekleştirebiliyor. Mutluluğun resmini yapabilir misin?

Kitabın resimleri de dikkate değer. Afrika kökenli öykünün bu çağdaş biçiminin resimleri pek de Afrika’yı çağrıştırmıyor. Bu durumdan rahatsız değilim. Resimlerin kitaba büyük katkısı var. Örneğin, Kahraman’ın savaş gibi şeyleri değil de yemek pişirmeyi, ut çalmayı, kitap okumayı sevdiğini öğrendiğimiz sahnenin resmi, öykünün güldürüsüne doğrudan katılıyor: Kahraman’ı, tombul bir aşçının endişeli bakışları altında masaya çıkmış bir ayağı bir çanağın içinde, bir elinde kepçe, diğer elinde bir rulo kağıt olduğu halde muhtemelen duygu yüklü bir şiir okurken görüyoruz. Resimlerdeki bazı ayrıntılar da oldukça dikkat çekici. Örneğin, Kahraman’a ilim irfan öğreten bilginlerden birinin sakalına Latince “rosa” sözcüğünün çekimleri yazılmış. Resimlerin genel havası bana Ortaçağ kitap resimlerini anımsattı. Hatta özellikle Ortaçağ’a ait “Saatler Kitabı” denilen bir kitap türünün resimlerini anımsattı.

Türkçe baskının ebatları alışık olduğumuz Redhouse Kidz kitaplarından daha küçük. Fakat ele çok iyi oturuyor. Kitabın grafik tasarımı gayet özenli. Çeviri de oldukça iyi yapılmış. Ayrıca diğer Redhouse Kidz kitapları gibi bunun da Davranış Bilimleri Enstitüsü onayı bulunuyor.

Yazımızın son sözünü Campbell söylesin: “Ve aynı şekilde, mitoloji en büyük kahramanı olarak aşırı erdemli insanı kabul etmez.”

* ‘KRAL VE HORTLAK Ruhun Kötülüğü Yenmesine Dair Hikâyeler’, Heinrich Zimmer, Çev: İlker M. İyidoğan, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2004, sayfa 45
** ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’, Joseph Campbell, Çev: Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2000, sayfa 41
Bu yazılar da ilginizi çekebilir:
Kahraman
Özgün Adı: Valentino
Anlatan: Luisa Morandeira
Resimleyen: Renata Gallio
Çeviren: Esin Güngör
Yaş grubu: 4+
Redhouse Kidz, 2007, 56 sayfa, karton kapak
ISBN: 978-975-8176-79-3