Birkaç yıl önce, gündüz vakti, Moda’daki bir çay bahçesinde oturmuş keyif yapıyordum. O günlerde devam ettiğim çay bahçesine her gittiğimde, mümkünse o koca çitlembik ağacının altındaki masaya oturmaya çalışırdım. Başarılı olduğum bir gündü. Koca çitlembiğin gölgesindeydim. Bir elimi ağacın gövdesine dayayıp varlığına şükür, gölgesine teşekkür ettikten sonra biraz Marmara’ya, biraz Sultanahmet’e, biraz Adalar’a, biraz da kendime daldım. Az sonra, tepemde gaklayıp duran bir karga beni yüzeye çıkardı. Karga, daldan dala hopluyor ve aralıksız gaklıyordu. Hareketlerini biraz izleyince, karganın bir merkez etrafında döndüğünü gördüm. Karganın gaklayarak çizdiği çemberin ortasında bir kuş yuvası bulunuyordu. “Vay seni gidi hain karga!” diye geçirdim içimden. Karganın oyununu anladığımı sanıyordum. Bana göre, karganın niyeti kendinden küçük bir kuşun yumurtalarını gövdeye indirmekti. Diğer kuş yuvayı savunuyor olmalıydı. Karga Apaçiler gibi etrafında dönerken, o, minik kuş, göçmen beyazlar gibi konvoyundaki arabalardan savunma çemberi yapmış direniyordu. Kovboy filmleriyle karıştırılmış, kandırılmış, kirletilmiş bir zihin işte! Her neyse, mücadeleyi bir süre izledim. Karga belli bir hattı geçmiyordu. Öte yandan, kuş yuvasında en ufak bir ses ya da hareket yoktu. Tuhaf. Hani yuvada kahramanca yumurtalarını savunan bir kuş vardı? Karganın yaygarası zavallı minik kuşun cılız çığlıklarını bastırıyor olabilir miydi? Hiç sanmam. Üstelik daha önce yuvasını savunan bir kumrunun, o narin, ürkek, kırılgan uçucunun kargalara nasıl daldığını da izlemiştim. Belki de yuva kumrudan bile küçük ve zayıf bir kuşa aitti, olamaz mıydı? Olurdu olmasına da, yine de sesi çıkardı. Ama yuvadan çıt çıkmıyordu. Biraz daha dikkatli incelemeye başladım. Karga, zihniyle çizdiği sınırı aşmıyor ama yaygarayı da kesmiyordu. Yuvada kıpırtı yoktu. Karga gözlerini yuvadan ayırmıyordu. Yuva tam üstümdeydi, yani onu ancak alttan görebiliyordum. Ağaçta başka kuş da görülmüyordu. Derken yuvada bir kıpırtı oldu: Önce çoğu beyaz bir kuyruk sarktı yuvanın kenarından, ardından siyah beyaz bir pençe. En sonunda bir kediyle göz göze geldim. Karganın yaygarasına hiç aldırmadan yalanan kedi dosdoğru bana bakıyordu. Evet, onu anlamıştım, işler böyle yürüyordu, ben kendi işime bakmalıydım, o yavruları mideye indirmeliydi ve Apaçiler yuvalarını savunmalıydı.

Kuşlar hep ilgimi çekmiştir. Hiçbir zaman elime bir dürbün alıp sulak bir alanda saatlerce yatıp kuş beklemiş falan değilim. Ama öğle yemeği için güvercin avlamaya çalışan Çingene çocuklarına kafa tutup bir temiz sopa yiyecek kadar ilgim vardır kuşlara. Bunca uzun lakırdının ardından anlatacağım kitabın ilgimi çekmesinin nedeni de budur işte.

Kitap, bir o yana bir bu yana uçup topladığı dalları bir ağaca taşıyan kuşla açılıyor. Kuş, topladığı çerçöpten yusyuvarlak bir yuva örüyor ve içine yumurtluyor. Sıcak tutmak için yumurtalarının üstüne oturuyor. Ağacın altındaki tilkinin yetişemeyeceği kadar yüksekte olduğu için (bizim kediden bahis yok) kuluçkasını güven içinde sürdürüyor ve baba kuşun taşıdığı yiyecekleri sabırla bekliyor. Zamanı gelince yumurtalar çatlıyor. Pek kuşa benzemeyen, tüysüz ve gözleri kapalı yavrular çıkıyor ortaya. Anne ve baba kuşlar, durmadan böcek, solucan taşımaya başlıyorlar yuvaya. Doymak bilmez yavrular sürekli cikliyor. Zamanla büyüyor ve tüyleniyorlar. Yuvaya sığmaz hale gelince uçma denemeleri başlıyor. Sadece kanat çırparak havalanamayınca kendilerini boşluğa bırakıyorlar ve ilk kez uçuyorlar. Ardından göç zamanı geliyor. Gelecek yaza içlerinden birinin bu yuvaya dönmesini umarak yolcu ediyoruz kuşları.

TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları arasından yayımlanan “Yuvada” adlı bu kitabı Anna Milbourne yazmış. Belgesel niteliğindeki bu kitap, gözlenebilen gerçeği son derece basit bir dille ve yalın biçimde yansıtmış. Metin, olası tehlikelere kibarca ve farklı kuş yuvası türlerine hiç derinleşmeden değinmeyi de ihmal etmiyor.

Kitabın resimlerini Laurence Cleyet-Merle yapmış. Bol renkli resimler bizi enfes bir doğa parçasına götürüyor. Resimlerde görülen kuşların gerçekçiliğiyle ağaçların, yaprakların, meyvelerin, çiçeklerin, uzaktaki evin, tilkinin hafif stilize edilmiş hali çok iyi dengelenmiş. Kitapta en çok stilize edilen unsur bir kez ilk sayfada, bir kez de son sayfada görülen ve özdeşlik kurmamızı, kendimizi gözleyen yerine koymamızı sağlayan kız çocuğu olmuş. Böylece, bir belgesel nesnelliğine sahip olan kitap hafiflemiş; ortaya çekici ve sevimli bir iş çıkmış. Kitap, bu haliyle, Beatrix Potter’ın yetiştiği dönemdeki, resimleri elle çizilmiş biyoloji kitaplarını, hatta Potter’ın kitaplarını anımsatıyor.

Kitabın baskısı, cilt kalitesi ve Özlem Özbal tarafından yapılan çevirisi de tatmin edici.

Dünyayla tanışmak adına, çocuklar için hazırlanmış böyle belgesel kitapların büyük önemi olduğunu düşünüyorum. “Mamutlu Börek” hakkındaki yazımda, ABD’de yapılan bir araştırma sonucunda, ilkokul öğrencilerinin ciddi bir kısmının yedikleri et parçalarının bütün bir hayvandan geldiğini bilmediğinin ortaya çıktığına değinmiştim. Geçenlerde çocuklarla çalışan bir psikolog hanımdan (ülkeyi yanlış anımsamıyorsam, emin değilim aslında) Fransa’da karşılaşılan bir durumu dinledim: Anaokulu öğrencilerinden balık çizmeleri istenmiş. Çocuklar balık niyetine dikdörtgenler çizmişler. O günden beridir balık kroketler balık biçiminde üretiliyormuş. İşte kendi kendimizi düşürdüğümüz trajikomik durumun resmi! Daha yediğimiz yiyeceği tanımıyoruz, bırakın koca dünyayı! Dolayısıyla bu kitapları önemsemek gerekiyor.

Son olarak, daha önce kim bilir kaç defa önerdiğim bir etkinliği önermek istiyorum: Hazır bu kitabı okumuşken, çocuğunuzla birlikte kuşları gözlemleyin. Sokaklarda, balkonlarda, pencere kenarlarında, her yerde kuşlarla karşılaşabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey çocuğunuzla birlikte dikkatinizin azıcığını onlara ayırmak. Dünyaya daha yakından bakmaya başlamak bu kadar kolay işte!

Bu yazılar da ilginizi çekebilir:

Yuvada
Özgün Adı: In The Nest
Yazan: Anna Milbourne
Resimleyen: Laurence Cleyet-Merle
Çeviren: Özlem Özbal
Yaş grubu: 2+
TÜBİTAK, 2006,  24 sayfa, süngerli kapak
ISBN: 975-403-385-4