Size iyi haberlerim var: İletişim Yayınları Bir Dolap Kitap’ı, yeni kitaplarını göndermek üzere protokol listesine aldı. Bundan biraz daha iyi olan haberse şu: Bize kitapları gönderdiler bile. Gelelim en iyi habere: Bu yazı o kitaplar hakkında.

İletişim Yayınları’nın gönderdiği paketten, Tülin Kozikoğlu tarafından hazırlanan yedi kitaplık dizinin ilk beş kitabı çıktı. Her bir kitap, yedi çocuk annesi olan Lili’nin çocuklarından biriyle yaşadığı bir deneyimi anlatıyor. Dizi, yazarın şu röportajdaki kendi ifadesiyle “…yedi tane temel üç yaş sorununa değiniyor.”

Yazarın bu ifadesini okuyunca, küçük bir araştırma yapayım dedim. Kalktım, bizim iki buçuk yaşını doldurmaya yüz tutan Çınar’ın babası Deniz’i aradım. Çınar, Tostoraman’ı okuduktan sonra anneannesine “En sevdiği yemek de anneanne fırında!” şakasını yapmış cingöz bir bücür. Deniz’le sohbetimizde gördük ki, Çınar, “Lili ve Yedi Çocuğu” dizisinden “Hiç Uykum Gelmedi!” kitabındaki Ali’nin davranış kalıbını aynen tekrarlıyor.

“Hiç Uykum Gelmedi” kitabının kahramanı Ali, uyumayı hiç sevmiyor. Uyku saati gelince, Ali, bir bardak daha su içmek, biraz daha oynamak, bir kitap daha okumak… istiyor. Ali bilmiyor ki anneler, babalar, kuşlar, tırtıllar, hatta oyuncaklar bile uyur geceleri. Sonunda yapacak bir şey / daha fazla bahane bulamayıp sıkıntıdan patlayan Ali, azıcık dinlendirmek için kapıyor gözlerini; yoksa uyuyacağından değil. Derken, mışıl mışıl uyuyor…

“Dondurma Yok mu?” kitabında Peli’yle tanışıyoruz. Annesi ne pişirirse pişirsin Peli “Dondurma yok mu?” diye soruyor. Anne Lili yeni yemek tarifleri peşine düşüyor: Pırasalı dondurma, tavuklu dondurma, balıklı dondurma… Peli yer mi bunları, yeni tariflerin hepsi tabakta kalıyor. Sabrı tükenen Lili, Peli’yi doğru yatağa gönderiyor. Aç karnına uyuyamayan Peli gizlice mutfağa süzülüyor ve annesinin yemeklerini tadarak dünyada dondurmadan başka nimetler de olduğunu keşfediyor.

“Bir Çizgi Film Daha!” adlı kitap, yemek yerken, çiçek koklarken, hatta arkadaşlarıyla oynarken bile gözünü televizyondan ayıramayan Mali’yi anlatıyor. Bir gün, televizyon bulanık göstermeye başlıyor. Tamirci, televizyonun değil Mali’nin doktora gitmesi gerektiğini söylüyor. Doktor, Mali’ye gözlerini dinlendirmesini salık veriyor. Böylece Mali, tıpkı bir zen ustası gibi, yemek yerken yemek yiyor, çiçek koklarken çiçek kokluyor, arkadaşlarıyla oynarken arkadaşlarıyla oynuyor (Bkz: Hamiş 1).

“Hepsi Benim!”, giysilerini, oyuncaklarını, kitaplarını, yiyeceklerini paylaşmak istemeyen Foli’nin dönüşümünü anlatıyor. Arkadaşları oynarken, Foli oyuncak nöbetinde sıkılıyor. Çocuklar hep birlikte kitap okurken, Foli, sahip olduğu kitaplardan bir tepeyi bekliyor. Herkes sofrada güle oynaya yemeği paylaşırken, Foli, tüm yiyecekleri tek başına öğüttüğü için şişkinlikten çatlayacak gibi oluyor. Sonunda anlıyor ki, neye sahip olursa olsun, arkadaşı olmayınca tadı olmuyor, paylaşmayınca çoğalmıyor.

“Bu Ne Tatlı Şey Böyle!”, kardeşini kıskanan Loli’nin bu duygusuyla başa çıkma öyküsünü anlatıyor. Loli’nin bebek kardeşini dede, nine, dayı, hala… kim görse “Bu ne tatlı şey böyle!” diyerek seviyor. Loli, yediği onca şekerli yiyeceğe rağmen, insanların kendisini değil küçük kardeşini tatlı bulmasını bir türlü anlayamıyor. Annesinin kardeşine gizlice şekerleme yedirdiğinden şüphelenen Loli, dünyanın tüm tatlılarını yemeye karar veriyor. Gecenin bir yarısı karın ağrısıyla uyanıyor. Yöntemin işe yaramadığını anlayınca, annesine sormaya karar veriyor. Gördüğü manzara her şeyi anlamasını sağlıyor: Annesi küçük kardeşini kollarına almış öpüp kokluyor; tıpkı kendisini öpüp kokladığı gibi. Böylece, Loli, kendisinin de kardeşi kadar tatlı olduğunu anlıyor.

Tülin Kozikoğlu’nun yaklaşımına bayıldım. Bir çocukla muhatap olduğumuzda, yetişkin aklımızla, onun davranışlarının nedenlerini kolayca anladığımızı, tüm o oyunların çocuğun hangi amacına hizmet ettiğini çözdüğümüzü düşünebilir, hatta bunu çocuğun yüzüne vurabiliriz. Elbette, kendimizce iyi niyetliyizdir. “Sen yola çıkarken biz dönüyorduk, daha kırk fırın ekmek yemen lazım,” mesajını vererek, çocuğa bu oyunları bırakmasını, “doğru düzgün davranmasını” falan filan anlatmaya çalışıyoruzdur. Esas olansa, bizim niyetimizden çok, çocuğun ne anladığıdır. Bu durumda kalan çocuk, muhtemelen, kendisini deşifre edilmiş, kabuğundan çıkarılmış hissedecek ve zedelenen özgüvenini öfkeyle yamamaya çalışıp çuvallayacaktır. Böyle davranarak, çocuğa koca bir parmak sallamaktan fazlasını başarma olasılığımız çok düşüktür. Tülin Kozikoğlu’nun yaklaşımını bu nedenle beğendim. Evet, ufaklığın numaralarını yutmuyoruz ama bunu yüzüne vurmuyoruz da; istikrarımızı koruyarak sürecin işlemesini bekliyoruz ki, ufaklık meselelerini “işin aslının farkına vararak” halletsin.

Öyküler, basit ve anlaşılır cümlelerle anlatılmış. Öykülerin ritmi, tespitler ya da sorular içeren kalıpların tekrarıyla verilmiş. Bunlara kafiye de eklenince, öyküler tatlı bir melodiye kavuşmuş.

Kozikoğlu, öykülerini bir şablon kullanarak oluşturmuş: Önce, öyküsünü dinleyeceğimiz çocuk tanıtılıyor. Ardından, bu çocuğun meselesi net biçimde ortaya konuyor. Öykülerin zirve noktasına yaklaşırken, söz konusu meselenin çocuğun alıştığı yaşantıyı nasıl alt üst ettiğini görüyoruz. Örneğin, televizyon izlemekten Mali’nin gözleri bozuluyor. Öykülerin zirvesinde, ya çocuğun kendi başına aldığı bir kararla (Peli, annesinin yemeklerini tatmaya karar veriyor) ya da dışarıdan gelen bir yönlendirmeyle (Doktor Mali’ye gözlerini dinlendirmesini söylüyor) mesele halloluyor. Öykülerin sonuna geldiğimizde ne bir yasakla, ne bir nasihatle, ne de sallanan bir parmakla karşılaşıyoruz. Hatta sorunun kendisi ölçülü bir ödüle dönüşüyor. Örneğin, Mali, arada sırada televizyon izlemeyi ihmal etmiyor; Peli doğru düzgün yemek yiyince, annesi Lili ona bir top dondurma veriyor.

Kitap Okumayı Sevmeyen Çocuğu Anlama Rehberi” adlı yazısında Banu, çocukların “aşina oldukları kahramanların başından geçen olayları anlatan ve her seferinde kendi sonu olan bölümlerden oluşan kitapları,” daha kolay algıladıklarından, böyle kitaplarla daha rahat ettiklerinden söz etmişti. Şimdi görüyorum ki, öykülerin kahramanı ve meselesi farklı da olsa, bir şablona göre yazılmış olmaları da aynı sonucu verebilir.

Öyküler, Banu Taylan tarafından resimlenmiş. Taylan illüstrasyonlar, animasyonlar, oyuncaklar yapan ve masallar yazan bir sanatçı. Ben onu bu dizi sayesinde tanıdım. Böylece, Sadi Güran ve Serap Deliorman’la birlikte beni heyecanlandıran üçüncü yerli çizere de kavuşmuş oldum.

Taylan’ın çocuksu çizgileri daha önce, Tony Ross hakkında yazdığım yorumu anımsattı: “Çizimlerine bakarak haylaz bir insan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” Banu Taylan içinse hem haylaz, hem cingöz, hem afacan, hem çetin, hem saftirik, hem cinfikirli… diyebiliriz.

İlk bakışta ilkokul resimlerini andıran çizimler, her öykünün kahramanı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacak kadar bilgi içeriyor. Karakterlerin ifadeleri okunan metnin anlamını, duygusunu ortaya çıkarmaya yardımcı oluyor. Gerekmedikçe mekânların tanımlanmadığı resimlerde, ele alınan meseleyi ilgilendiren birçok nesne ve düşünce (evet, düşünce), ilgimizi meselenin odağından kaydırmayacak biçimde resmedilmiş. Bunun en bariz örneğini “Bu Ne Tatlı Şey Böyle!” adlı öyküde buluyoruz. Loli, küçük kardeşini “Bu ne tatlı şey böyle,” diyerek seven halasını “Haklısın halacığım,” diye homur homur onaylarken, düşünce balonunda, o sırada yemekte olduğu dondurmayı kardeşinin kafasına geçirmeyi düşlediğini görüyoruz. Bariz bir diğer örnek, “Hepsi Benim!” öyküsünde karşımıza çıkıyor. Foli, sahip olduğu ve paylaşmak istemediği şeyleri tahta at üstünde şövalye olarak, gözünde dürbünle komando olarak, elinde anahtarlarla gardiyan olarak koruyor. “Hiç Uykum Gelmedi!” adlı öyküde, nesne ve bitkilerin de ifade sahibi olduğunu görüyoruz. Su bardaklarının, odasındaki oyuncakların, çiçeklerin uykulu ifadeleri uyumak istemeyen Mali’nin çevresi için ne kadar yorucu olabildiğini gösteriyor.

Şimdi, bir ilki gerçekleştireceğiz ve Bir Dolap Kitap’ta bir editörden söz edeceğiz: “Lili ve Yedi Çocuğu” dizisinin editörlüğünü Bahar Siber yapmış. Siber’le daha önce “Ördek, Ölüm ve Lale” ve “Felaket Henry” kitaplarının çevirmeni olarak tanışmıştık. O yazılarda dile getirmemiştik ama Bahar Siber aynı kitapların editörlüğünü de yapmıştı.

Gelelim, durup dururken bir editörden niye bahsettiğimiz meselesine: İtiraf etmek gerekirse, bu, işin ihmal ettiğimizi düşündüğümüz bir yanı. Editörlerin yabancı yayınları tarayıp kitap seçtiklerini, bunların çevirisinden matbaadan çıkışına kadarki sürecin tüm aşamalarına dâhil olduklarını, yazar adaylarının ya da yazarların yazdıkları yeni kitapları okuyup onlara önerilerde bulunduklarını, basılacak kitap için yazarla ayrı, çizerle ayrı, grafikerle ayrı çalıştıklarını düşünecek olursak, bunun büyük bir ihmal olduğunu görebiliriz. Öte yandan, bazı yayınevlerinin bile bu konuyu ihmal ettiğini bilmek, işin daha da feci bir yanı. Bu nedenle, ilk defa bir editörden söz ediyoruz.

Yazan Tülin Kozikoğlu ve resimleyen Banu Taylan kadar, işin her aşamasında yer alan editör Bahar Siber’in de bu güzel kitapların ortaya çıkmasında payı var.

İyi ki, İletişim Yayınları bize bu diziyi göndermiş. Yazının fazlaca uzun olduğunun farkındayım ama ben yazarken çok keyif aldım. Umarım, okuması da size keyifli gelmiştir.

Hamiş 1: Bir zen ustasına “Zen nedir?” diye sormuşlar. Usta şöyle yanıtlamış: “Zen, yürürken yürümek, otururken oturmak, yemek yerken yemek yemektir.”

Hamiş 2: Banu Taylan’ın çalışmaları hakkında daha fazla bilgi için tıklayın. Bu da Taylan’la yapılmış bir röportaj.

Hamiş 3: Şu linkte 2-3 yaş çocuklarda görülen sorunlar hakkında bir uzman yazısı var. Şu linkte, aynı uzmanın 2-4 yaş sorunları hakkındaki değerlendirmesi var. Bu linkteyse, 2-3 yaş çocuklarda görülen öfke krizleri hakkında bir yazı var.

Hamiş 4: “Lili ve Yedi Çocuğu” hakkında yaptığımız radyo programını dinlemek için tıklayın.

Lili ve Yedi Çocuğu Dizisi (7 Kitap)
Yazan: Tülin Kozikoğlu
Resimleyen: Banu Taylan
Yaş grubu: 2+
İletişim Yayıncılık, 2010, 28 sayfa, karton kapak
ISBN: 978-975-05-0752-6
978-975-05-0753-3
978-975-05-0754-0
978-975-05-0766-3
978-975-05-0765-6